Əsas səhifə Miss Marple’ın Son Maceraları

Miss Marple’ın Son Maceraları

0 / 0
Bu kitabı nə dərəcədə bəyəndiniz?
Yüklənmiş faylın keyfiyyəti necədir?
Kitabın keyfiyyətini qiymətləndirə bilmək üçün onu yükləyin
Yüklənmiş faylların keyfiyyəti necədir?
İl:
2008
Dil:
azerbaijani
ISBN 13:
9789752109858
Fayl:
EPUB, 267 KB
Yüklə (epub, 267 KB)

Bəlkə Sizə maraqlıdır Powered by Rec2Me

 

Açar ifadələr

 
0 comments
 

To post a review, please sign in or sign up
Kitab haqqında rəy bildirə və öz təcrübənizi bölüşə bilərsiniz. Digər oxuculara Sizin oxuduğunuz kitablar haqqında fikrinizi bilmək maraqlıdır. Kitabın ürəyinizcə olub-olmamasından asılı olmayaraq, bu barədə dürüst və ətraflı məlumat versəniz, insanlar onlar üçün maraqlı olan yeni kitablar tapa bilərlər.
1

Ölüm Büyüsü

İl:
2006
Dil:
turkish
Fayl:
EPUB, 241 KB
0 / 0
2

Köşkteki Esrar

İl:
2005
Dil:
turkish
Fayl:
EPUB, 435 KB
0 / 0
Agatha Christie





Miss Marple'ın Son Maceraları





Çeviren: Çiğdem Öztekin



Tarayan: Kitappiri

Düzenleme: ORXXAN





Tapınak





Rahibin karısı elinde bir demet krizantemle rahip evinin köşesinden döndü. Kalın, kaba ayakkabılarına çamur bulaşmış burnuna da biraz toprak yapışmıştı, ama o bunun farkında bile değildi. Menteşelerinin yarısı yerinden çıkmış, paslı, sarkık kapıyı açmak için biraz mücadele etti.

Rüzgârın etkisiyle eski, yıpranmış keçe şapkası neredeyse başından uçacaktı. "Sıkıntı!" dedi Bunch.

İyimser ebeveynlerinin Diana olarak vaftiz ettirdikleri Bayan Harmon'a genç yaşlarında, açıkça görünür nedenlerden dolayı Bunch (Tombul) adı verilmiş, o zamandan sonra bu isim ona yapışıp kalmıştı. Krizantem buketini kucakladığı gibi avluyu geçip kilisenin kapısına doğru ilerledi.

Kasım ayı serin ve nemli geçiyordu. Gökyüzünü kaplayan bulutların arasında yer yer mavilikler görünüyordu. Kilisenin içi karanlık ve soğuktu; burası kullanılmadığı zamanlar hariç ısıtılmıyordu.

"Bırrr!" dedi Bunch anlamlı bir biçimde. "Bu işi bir an önce halletsem iyi olacak. Yoksa soğuktan ölebilirim.''

Deneyimden kaynaklanan el çabukluğuyla gerekli donanımları toparladı: vazolar, su, çiçek tutucular. Keşke zambak olsaydı, diye düşündü Bunch. Bu cılız krizantemler yüzünden çok yoruldum. Becerikli parmaklarıyla çiçekleri yerlerine yerleştirdi.

Dekorasyonda özellikle orijinal ya da artistik bir yön yoktu, zaten Bunch Harmon'un kendisi de orijinal ya da artistik nitelikleri olan biri değildi, ama yine de kilisenin düzenlenmesi sade, samimi ve huzur vericiydi. Bunch elindeki vazoları dikkatle taşıyarak sıraların arasındaki yolda ilerledi ve mihraba yaklaştı. Bu sırada güneş de gökyüzünde bulutların arasından sıyrıldı.

Güneş doğu penceresinin vitraylı renkli camlarının arasından geçerken kırılıyor, içeriye mavi ve kırmızı ışık yayıyordu -Viktorya döneminin kiliseye düzenli olarak gelen cemaatinden zengin birinin armağanıydı bu vitraylar- aslında içeriye birden görkemli bir görünüm kazandıran ış; ığın etkisi büyüleyiciydi. Aynen mücevher gibi, diye düşündü Bunch ve birden gözü ileride bir noktaya takılıp kaldı. Mihrabın merdivenlerinde karanlık bir cisim vardı.

Bunch elindeki çiçekleri bir yana bıraktı, oraya doğru ilerleyerek bu cisme doğru eğildi. Bu bir insandı ve oracıkta kıvrılıp kalmıştı. Bunch, adamın yanına diz çöktü ve dikkatli bir şekilde adamın nabzına baktı -zayıf ve düzensiz nabzı, yüzünün sarı-yeşil rengi her şeyi açıklıyordu- ve ölmek üzere diye düşündü, Bunch'ın bundan kuşkusu yoktu.

Adam kırk beş yaşlarındaydı, üzerinde koyu renkli, eski yıpranmış bir elbise vardı. Bunch, adamın nabzına baktığı elini serbestçe yanına bıraktı ve diğer eline baktı. Adam bu elini ise yumruk haline getirmiş, göğsüne bastırmıştı. Yakından bakınca sımsıkı sıktığı parmaklarının arasındaki büyük bir bez parçası ya da mendildi. Adam bunu sıkıca göğsüne bastırmıştı. Sımsıkı sıkılmış bu elin kenarlarından sızmış kurumuş kahverengi sıvı lekelerinin kan lekeleri olduğu hemen anlaşılıyordu.

Bunch ayağa kalkıp kaşlarını çattı. Adamın kapalı gözleri tam o anda birden açıldı ve bakışlarını Bunch'ın yüzüne dikti. Bu bakışlarda ne sersemlik ne de şaşkınlık vardı. Kesinlikle canlı ve bilinçli görünüyorlardı. Adamın dudakları kıpırdadı, Bunch, adamın söylediği sözcükleri ya da sözcüğü duymak için öne doğru eğildi dudaklarının arasından bir sözcük döküldü.

"Tapınak."

Bunch, adamın bu sözcüğü söylerken yüzünde bir an için belli belirsiz bir gülümseme fark etti ya da öyle olduğunu düşündü. Bunda yanılmıyordu, adam bir süre sonra yine aynı sözcüğü yineledi.

"Tapınak..."

Ve hafif, uzun bir iç çekişin ardından gözleri yeniden kapandı. Bunch'ın parmakları tekrar adamın nabzına gitti. Hiç hareket yoktu, nabzı şimdi çok daha belirsiz ve düzensiz atıyordu. Bunch birden ayağa kalktı.

"Hiç kıpırdama” dedi. "Sakın hareket etmeye de çalışma. Yardım çağırmaya gidiyorum."

Adamın gözleri tekrar açıldı, ancak şimdi tüm dikkatini doğu penceresinden gelen renkli ışığa yöneltmiş gibi görünüyordu. Bunch'ın tam olarak algılayamadığı bir şeyler mırıldandı. Bunch irkilerek bunun kocasının adı olabileceğini düşündü.

"Julian” dedi. "Buraya Julian'ı bulmaya mı geldiniz?" Ancak cevap alamadı. Adam gözleri kapalı yatıyor, ağır ağır, düzensiz, aralıklarla soluk alıyordu.

Bunch arkasını döndü ve hızla kiliseden çıktı. Saatine baktı ve memnuniyetle başını salladı. Dr.

Griffiths hâlâ muayenehanesinde olmalıydı. Muayenehane kiliseye yalnızca birkaç dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Zili çalmak ya da kapıyı tıklatmak için zaman kaybetmeden içeri girdi, bekleme odasından geçip doğruca doktorun yanına girdi.

"Hemen gelmelisiniz” dedi Bunch. "Kilisede ölmek üzere bir adam var."

Birkaç dakika sonra Dr. Griffiths kısa bir muayenenin ardından dizlerinin üzerinde doğrulup ayağa kalktı ve, "Onu buradan rahip evine taşıyabilir miyiz? Orada ona daha iyi bakabilirim... yararı olur mu bilmem ama” dedi.

"Elbette” dedi Bunch. "Ben gidip gerekli hazırlıkları yapayım. Harper ile Jones'u göndereyim mi?

Onu taşımaya yardımcı olurlar."

"Teşekkürler” dedi doktor. "Rahip evinden telefon edip ambulans isteyebilirim, ama korkarım...

yetişmeleri oldukça zor..." açıklamasını tamamlamadı.

Bunch, "İç kanama mı?" diye sordu.

Dr. Griffiths başını sallayarak onayladı. "Allah aşkına, bu adam buraya nasıl geldi ki?"

"Bence bütün geceyi burada geçirmiş olmalı” dedi Bunch koşullan değerlendirerek. "Harper sabah işe giderken kilisenin kilitlerini açar ama genelde içeri girmez."

Yaklaşık beş dakika kadar sonra, Dr. Griffiths telefonun ahizesini yerine bırakıp yaralı adamın divanın üzerine alelacele serilen çarşafın üstünde yattığı odaya döndü. Bunch ise su dolu küveti boşaltmış, doktorun muayenesinin ardından etrafı temizliyordu.

"Evet, işte hepsi bu” dedi Griffiths. "Ambulans istedim ve polise haber verdim." Kaşlarını çatmış, orada duruyor, gözleri kapalı yatan yaralıya bakıyordu. Adamın sol eli, yan tarafında düzensiz bir şekilde kasılıyordu.

"Vurulmuş” dedi Griffiths. "Çok yakından ateş edilmiş. Kanı durdurmak için mendilini top haline getirip yaraya bastırmış."

"Buraya bu olay olduktan sonra gelmiş olabilir mi?" dedi Bunch.

"Ah evet, bu kesinlikle mümkün. Öldürücü yara almış bir adamın bile kendini toplayıp ayağa kalkabildiği ve hiçbir şey olmamış gibi bir süre yürüdükten sonra birden, beş ya da on dakika kadar sonra herhangi bir yere yığılabileceği bilinen bir gerçek. Dolayısıyla kilisede vurulmuş olması gerekmez. Yoo, hayır. Buraya uzak sayılabilecek bir yerde de vurulmuş olabilir. Tabii intihar edip sonra tabancayı atmış ve körlemesine kiliseye dalmış da olabilir. Neden rahip evine değil de kiliseye sığınmayı yeğlediğine ise bir anlam veremiyorum."

"Ah, ben bunun nedenini bildiğimi sanıyorum” dedi Bunch. "Şöyle dedi: Tapınak!"

Doktor dikkatle onun yüzüne baktı.

"Tapınak mı?"

"İşte Julian da geldi” diyen Bunch avluda kocasının ayak seslerini duyunca başını o tarafa doğru çevirdi. "Julian! Buraya gelsene!"

Muhterem Peder Julian Harmon odaya girdi. Adamın vakur, ağırbaşlı davranışları gerçekte olduğundan çok daha yaşlı görünmesine neden oluyordu. "Tanrım!" dedi Julian Harmon kanepede yüzükoyun yatan adama ve tıbbi araç gerece bakarak. Şaşırmıştı, ama yine de sükûnetini koruyordu.

Bunch, ona her zaman olduğu gibi az ve öz olarak durumu açıkladı.

"Kilisede ölmek üzereydi. Vurulmuş. Onu tanıyor musun Julian? Sanırım senin adını söyledi."

Rahip kanepeye yaklaştı ve ölmek üzere olan adama baktı.

"Zavallı adam” dedi ve başını salladı. "Hayır, onu tanımıyorum. Onu daha önce hiç görmediğimden kesinlikle emin olduğumu söyleyebilirim."

O anda ölmekte olan adamın gözleri bir kez daha açıldı. Bakışları doktordan Julian Harmon'a ve ardından da karısına kaydı. Ve bu gözler orada, Bunch'ın yüzünde takılıp kaldı. Griffiths öne doğru bir adım attı.

"Bize olanları anlatırsanız” dedi telaşla.

Adam gözlerini Bunch'tan ayırmadan, zayıf titrek bir sesle, "Lütfen” dedi. "...lütfen..." Ve son bir titremenin ardından öldü.

Çavuş Hayes diliyle kurşunkaleminin ucunu ıslattı ve not defterini açtı.

"Evet, bana anlatabileceğinizin hepsi bu mu, Bayan Harmon?"

"Hepsi bu” dedi Bunch. "Ceketinin cebinden çıkanlar da bunlar."

Çavuş Hayes'in dirseğini dayadığı masanın üzerinde bir cüzdan, üzerine W. S. harfleri kazınmış, eski yıpranmış bir saat ve Londra'ya dönüş bileti vardı. Başka da bir şey yoktu.

"Kim olduğunu bulabildiniz mi?" diye sordu Bunch.

"Bay ve Bayan Eccleses adında birileri karakolu aramış. Söylediklerine göre adamın adı Sandbourne. Sağlık durumu ve sinirleri bir süredir bozukmuş. Giderek de kötüleşiyormuş. Önceki gün evden yürüyerek çıkmış ve bir daha da geri dönmemiş. Yanına da bir tabanca almış."

"Yani buraya gelip kendini mi vurmuş?" diye sordu Bunch. "Neden?"

"Bakın, onun depresyondaki biri olduğunu anlamalısınız..."

Bunch sözünü kesti.

"Bunu kastetmiyorum. Demek istediğim, neden burada?"

Açıkçası Çavuş Hayes de bu sorunun cevabını bilmiyordu ve dolambaçlı bir yoldan konuyu geçiştirmeyi yeğledi. "Buraya beşi on geçe otobüsüyle gelmiş ve bunu yapmış olmalı."

"Evet” dedi Bunch yeniden. "Peki ama nedeni"

"Bilmiyorum, Bayan Harmon” dedi Çavuş Hayes. "Bunu bilemem. Eğer insanın sinirleri bozulduysa..."

Sözü tamamlayan yine Bunch oldu. "Bu herhangi bir yerde yapılabilir. Ama bana yine de bunun için özellikle böyle küçük bir yere gelen otobüse binmiş olması mantıksız görünüyor. Burada tanıdığı biri de yokmuş, değil mi?"

"Şu ana dek saptayabildiğimiz kadarıyla hayır” dedi Çavuş Hayes. Özür dilercesine hafifçe öksürdükten sonra. "Belki Bay ve Bayan Eccleses buraya gelip sizi görmek isteyebilirler, madam... tabii sizce bir sakıncası yoksa."

"Tabii ki yok” dedi Bunch. "Bu çok doğal. Keşke onlara anlatabilecek bir şeyim olsaydı."

"Artık gitmem gerek” diyen çavuş kapıya doğru ilerledi.

Onunla birlikte ön kapıya kadar yürüyen Bunch, "Tanrı'ya şükür” dedi. "Bunun bir cinayet olmadığına çok sevindim."

O sırada rahip evinin kapısında bir araba durdu. Arabaya dikkatle bakan Çavuş Hayes, "Anladığım kadarıyla” dedi. "Bay ve Bayan Eccleses sizinle konuşmak için hiç zaman kaybetmek istemiyorlar."

Bunch kendini bu zor duruma hazırladı, bunun kendisi için zor bir sınav olacağının farkındaydı.

Yine de, bana yardımcı olması için Julian'ı çağırabilirim. İnsanlar birini kaybettiklerinde, yanlarında bir din adamının olması her zaman büyük destektir, diye düşündü.

Bay ve Bayan Eccleses hiç de Bunch'ın beklediği gibi birileri değillerdi, ancak bu onun için bir sürpriz olmadı ve onları selamlarken ölçülü ve kontrollü davranmayı başardı. Bay Eccleses iri cüsseli, kırmızı yanaklı, rahat davranışları olan, neşeli ve şaka yapmaya meyilli biriydi, Bayan Eccleses ise oldukça gösterişli, avam bir tipti. Dudakları ince bir çizgi gibiydi. Sesi ince ve tizdi.

"Tahmin edebileceğiniz gibi bu bizim için büyük bir şok oldu, Bayan Harmon” dedi.

"Oh evet, anlıyorum” dedi Bunch. "Hiç kuşkusuz öyle olmalı. Lütfen oturun. Size ne ikram edebilirim... gerçi çay için henüz erken ama..."

Bay Eccleses tombul elini hiçbir şey istemediklerini belirtir şekilde salladı.

"Hayır, hayır, bizim için bir şey yapmayın, lütfen. Gerçekten çok naziksiniz. Bizim tek istediğimiz... şey... Zavallı William'ın sonunu, son sözlerini... anlıyorsunuz işte, öğrenmek?"

"Uzun bir süredir evden uzaktaydı” diye açıkladı Bayan Eccleses. "Başından çok nahoş deneyimler geçmiş olabileceğini düşünüyorum. Eve döndüğünde hep çok sakin, tutuk ve depresif olurdu. Her zaman dünyanın yaşanacak bir yer olmadığını, mutlu olacak hiçbir şey olmadığını söylerdi. Zavallı Bili, hep mutsuzdu."

Bunch, onları bir iki dakika hiçbir şey söylemeden süzdü.

Bayan Eccleses, "Kocamın tabancasını almış” diye sürdürdü sözlerini. "Hem de haberimiz olmadan. Sonra da anladığımız kadarıyla otobüse binip buraya gelmiş. Aslında onun açısından çok ince bir düşünce. Böyle bir şeyi bizim evimizde yapmayı istememiş olmalı."

"Zavallı dostum, zavallı dostum” dedi Bay Eccleses iç çekerek. "Bu yaptığı akıl alır şey değil."

Kısa bir aranın ardından konuşan yine Bay Eccleses oldu.

"Bir mesaj bıraktı mı? Son sözleri, işte öyle bir şey?"

Kadın açık renkli, domuzu andıran gözlerini Bunch'a dikmişti. Bayan Eccleses de alacakları cevabın meraklı beklentisi içinde öne doğru eğildi.

"Hayır” dedi Bunch sakince. "Kiliseye geldiğinde ölmek üzereydi, onun için bir anlamda tapınağa sığınmaydı bu."

Bayan Eccleses şaşkınlık içinde yineledi.

"Tapınağa mı? Hiç sanmıyorum ki..."

Bay Eccleses sözünü kesti.

"Kutsal yer, hayatım” dedi sabırsızlıkla. "Rahibin karısının kastettiği bu. Biliyorsun intihar... günah. Sanırım nedamet getirmek istedi."

"Ölmeden önce bir şeyler söylemeye çalıştı” dedi Bunch. "'Lütfen' diyerek söze başladı, ama gerisini getiremedi."

Bayan Eccleses mendilini gözüne götürerek burnunu çekti.

"Tanrım” dedi. "Bu çok üzücü bir durum, öyle değil mi?"

"Haydi, Pam, haydi topla kendini” dedi kocası. "Üzme kendini. Böyle konularda yapacak bir şey yoktur. Tanrı'nın takdiri. Zavallı Willie. Evet, şimdi artık huzura kavuştu. Neyse, size de çok teşekkür ederiz, Bayan Harmon. Rahatsız etmediğimizi umarım. Bir rahip karısı olarak çok fazla işiniz olduğunun farkındayız."

El sıkıştılar. Tam giderken Bay Eccleses birden arkasını dönerek, "Ah evet, son bir şey daha vardı” dedi. "Sanırım ceketi buradaydı, değil mi?"

"Ceketi mi?" Bunch kaşlarını çattı.

Bay Eccleses ekledi.

"Bakın, ondan geride kalan eşyalarını almak isterdik. Duygusal açıdan."

"Cebinden bir saat, bir cüzdan ve bir dönüş bileti çıktı” dedi Bunch. "Onları da Çavuş Hayes'e verdim."

"Öyleyse, her şey yolunda demektir” dedi Bay Eccleses. "Sanırım onları bize verecektir. Özel belgeleri de cüzdanında olmalı."

"Cüzdanda yalnızca bir sterlin vardı” dedi Bunch. "Onun dışında cüzdan boştu."

"Ya mektup? Ya da onun gibi bir şey?"

Bunch hayır anlamında başım salladı.

"Neyse, tekrar teşekkürler Bayan Harmon. Üzerindeki ceket... belki onu da çavuş almıştır, değil mi?"

Bunch anımsamak istercesine bir an kaşlarını çattı.

"Hayır” dedi neden sonra. "Sanmıyorum... Bir düşüneyim. Yarasını muayene etmek için ceketini doktorla birlikte çıkarmıştık." Odaya şöyle bir göz gezdirdi. "Havlular ve küvetle birlikte yukarı götürmüş olmalıyım."

"Acaba Bayan Harmon, size zahmet olmazsa... O ceketi almak isterdik, biliyorsunuz işte, son giysisi. Kadınlar bu gibi konularda oldukça duygusaldırlar."

"Elbette” dedi Bunch. "İzin verirseniz önce temizleteyim? Korkarım... çok... şey... lekeliydi."

"Ah, hayır, hayır, hiç ziyanı yok."

Bunch kaşlarını çattı.

"Şimdi acaba nereye... Bir dakika izin verir misiniz?" Yukarı çıktı ve ancak birkaç dakika sonra geri döndü.

"Çok üzgünüm” dedi soluk soluğa. "Gündeliğe gelen yardımcım onu da diğer temizleyiciye gönderilecek giysilerle birlikte toparlamış. Dolayısıyla bulmak için epeyce aramam gerekti. İşte burada. Onu şimdi paketlerim."

Onların itirazlarına aldırış etmeyerek ceketi sarı bir ambalaj kâğıdına sarıp uzattı ve Ecclesesler defalarca teşekkür edip vedalaştıktan sonra oradan ayrıldılar.

Bunch antrede geri dönüp doğruca ağır adımlarla çalışma odasına gitti. Muhterem Peder Julian Harmon başını kaldırdı ve ona baktı. Bir vaaz hazırlıyordu ve o sırada İmparator Cyrus'un yönetiminde Judea ve Persia arasındaki politik ilişkilere yoğunlaşarak konunun dışına çıkıp çıkmadığını düşünüyordu.

"Evet, hayatım?" diye sordu.

"Julian?" dedi Bunch. "Tapınak sözcüğünün ne gibi anlamları olabilir?"

Julian Harmon alçakgönüllülükle vaaz hazırladığı kâğıdı kenara koydu.

"Şey” dedi. "Eski Roma ve Yunan'da tapınak Tanrı heykelinin bulunduğu bölüme verilen addı.

Tapmak bir başka deyişle, sığınak anlamı da taşır." Ders verircesine sözlerini sürdürdü. "MS 399 yılında Hıristiyan kiliselerinin tapınak olma nitelikleri kabul edilmiş ve açıkça tanımlanarak tanınmıştır. İngiltere'deki kiliselerin tapınak niteliklerinin tanınması ise ilk kez Ethelbert'in yayınladığı yasalarla (Code of Law) 600'lü yıllarda ..."

Bir süre daha bu açıklamalarına devam etti ve bu arada sıklıkla karısının bu ilim irfan dolu açıklamaları algılamaktaki kayıtsızlığına sinirlendi.

"Hayatım” dedi Bunch. "Çok tatlısın."

Kocasına doğru eğilip onu burnundan öptü. Julian kendini başarılı bir numara yaptığı için tebrik edilen gösteri köpeği gibi hissediyordu.

"Ecclesesler buradaydı” dedi Bunch.

Rahip kaşlarını çattı.

"Ecclesesler mi? Kim olduklarını hatırladığımı sanmıyorum..."

"Onları tanımıyorsun. Kilisede bulduğumuz adamın kız kardeşi ve kocası."

"Tatlım, bana da haber vermeliydin."

"Gerek kalmadı” dedi Bunch. "Teselliye hiç ihtiyaçları yoktu. Neyse, acaba şimdi..." Düşünürken kaşlarını çattı. "Fırında güveci yarın pişirsem, bugün için idare edebilir misin, Julian? Sanırım Londra'ya indirimli satışlara gitsem iyi olacak."

"Satışlara mı?" Kocası anlamaz bakışlarla onu süzüyordu. "Tekne, yat satışları filan mı?"

Bunch güldü.

"Hayır, hayatım. Burrows ve Portman mağazasında özel indirim günleri var. Biliyorsun işte örtüler, masa örtüleri, havlular, çarşaflar, cam bezleri filan. Zaten cam bezlerimiz de eskilikten delindi artık, yenilerini alsam iyi olacak. Ayrıca Jane Teyze'yi de ziyaret edip onunla biraz konuşmanın iyi olacağını düşünüyorum."

Sevimli, yaşlı Bayan Miss Jane Marple, yeğeninin konforlu stüdyo dairesine yerleşmiş, on beş gün için başkentin keyfini çıkarıyordu.

"Raymond'un bu yaptığı gerçekten çok büyük incelik” diye mırıldandı. "Eşiyle on beş gün için Amerika'ya gitti ve bu arada ısrarla benim de buraya gelip biraz eğlenmemi istedi. Evet, Bunch, şimdi anlat bakalım, seni endişelendiren ne?"

Bunch, Miss Marple'ın en sevdiği vaftiz çocuğuydu ve yaşlı kadın, Bunch en iyi fötr şapkasını başının arkasına doğru itip öyküsüne başlarken onu büyük bir şefkat ve sevgiyle izledi.

Bunch'ın açıklamaları kısa ve özdü. Bunch sözlerini tamamladığında Miss Marple anlayışla başını salladı.

"Anlıyorum” dedi. "Evet, anlıyorum."

"Zaten benim sizi ziyaret etmek istememin nedeni de buydu” dedi Bunch. "Ben akıllı biri değilim ve..."

"Ama sen akıllı bir kadınsın, tatlım."

"Hayır değilim. Julian kadar akıllı biri değilim."

"Elbette Julian çok zeki, çok özel biri” dedi Miss Marple.

"İşte bu” dedi Bunch. "Julian zeki, akıllı biri ama diğer yönden benim de sezgilerim çok güçlü."

"Gerçekten de sezgilerin çok güçlü ayrıca çok da akıllı, yetenekli bir kadınsın."

"Bakın, bu durumda gerçekten de ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bundan Julian'a da bahsedemem... yani şey, Julian öylesine dürüst bir insan..."

Bu ifade Miss Marple tarafından tamamıyla, net olarak anlaşılmış olmalıydı.

"Ne demek istediğini anlıyorum, tatlım. Biz kadınlar... şey, biz farklıyız." Ve ekledi. "Şimdi bana tam olarak neler olduğunu anlat, ama benim asıl öğrenmek istediğim senin ne düşündüğün."

"Her şey öylesine tuhaf ki” dedi Bunch. "Kilisede ölmekte olan adam tapınak konusunda her şeyi biliyordu. Aynen Julian'ın söylediği şekilde, yani demek istediğim o okumuş, kültürlü bir adamdı.

Eğer kendini öldürmüş olsa, bunun ardından kiliseye sığınıp tapınak demezdi. Tapınak, izlendiğiniz ve kiliseye sığındığınız takdirde güvende olduğunuz anlamına geliyor. Sizi izleyenlerin artık size ulaşamayacakları hatta yasaların bile artık size dokunamayacağını belirtiyor."

Soran gözlerle Miss Marple'a bakıyordu. Yaşlı kadın başıyla onayladı. Bunch anlatmaya devam etti. "Bu adamlar, Ecclesesleri kastediyorum, çok farklıydılar. Cahil ve kaba. Sonra bir şey daha var. Saat... ölen adamın saati. Arkasında kazınmış W. S. harfleri vardı. Ama iç kısmında -nedense açıp baktım- küçük harflerle aynen şöyle yazılıydı 'Walter'a babasından' ve bir tarih vardı. Walter.

Ecclesesler ise ondan sürekli William ya da Bili diye bahsediyorlardı."

Miss Marple konuşmak istediyse de Bunch hemen atıldı. "Ah, insanın daima vaftiz adıyla anılmadığını, o adı kullanmasının gerekmediğini biliyorum. Yani demek istediğim, William olarak vaftiz edilmenize rağmen herkes sizi Porgy ya da Carrots olarak çağırıyor olabilir. Ama kız kardeşiniz asıl adınız Walter iken size William ya da Bili demez."

"Yani sence o ölen adamın kız kardeşi değil miydi?"

"Kız kardeşi olmadığından kesinlikle eminim. Onlar korkunç tiplerdi... her ikisi de. Rahip evine gelmelerinin nedeni eşyalarını almak ve ölmeden önce bir şey söyleyip söylemediğini öğrenmekti.

Bir şey söylemediğini belirttiğimde yüzlerindeki o rahatlamayı gördüm. O an bana, onu vuran Eccleses gibi geldi” diye sözlerini tamamladı.

"Cinayet mi?" diye sordu Miss Marple.

"Evet” dedi Bunch. "Cinayet. Buraya gelmemin nedeni de bu, sevgili Jane Teyze."

Bunch'ın bu yorumu kuşkusuz, konu hakkında bilgisiz bir dinleyiciye anlamsız görünebilirdi, ama Miss Marple gerçekten de bazı çevrelerde cinayetleri çözümlemek konusunda haklı bir üne sahipti.

"Ölmeden önce bana 'lütfen' dedi” diye açıkladı Bunch. "Benden onun için bir şey yapmamı istiyordu. İşin korkunç yanı bunun ne olduğunu bilmemem."

Miss Marple bir iki dakika kadar düşündü, sonra daha önce Bunch'ın da üzerinde durduğu noktaya parmak bastı. "Peki, ama neden oradaydı?" diye sordu.

"Yani sizin de demek istediğiniz” dedi Bunch. "Eğer bir yere sığınmanız gerekiyorsa herhangi bir yerdeki kiliseye gidebilirsiniz, öyle değil mi? Bunun için günde yalnızca dört sefer yapan bir otobüse binmeniz ve bizimki gibi sakin, tenha bir noktaya gelmeniz gerekmez."

"Oraya gelmesinin belirli bir amacı olmalı." Miss Marple düşünüyordu. "Birini görmeye gelmiş olabilir. Chipping Cleghorn büyük bir yer değil. Hiç kuşkusuz onun kimi görmeye gelmiş olabileceğine ilişkin bir fikrin vardır, Bunch?"

Bunch köy sakinlerini teker teker zihninde canlandırıp tarttıktan sonra, kuşkulu bir şekilde başını salladı. "Aslına bakarsanız bu herkes olabilir."

"Hiçbir isim söylemedi mi?"

"Julian dedi ya da ben öyle dediğini sandım. Sanırım bu isim Julia da olabilir. Ama bildiğim kadarıyla Chipping Cleghorn'da yaşayan Julia adında biri yok."

Birden zihninde yeniden o sahnenin canlanmasıyla birlikte gözlerini kapadı. Adam mihrabın merdivenlerinde yatıyor, ışık kırmızı mavi tayflarına ayrılıp mücevher gibi parlayarak üzerine düşüyordu.

"Mücevherler” dedi Miss Marple düşünceli bir şekilde.

"Asıl en önemli noktaya şimdi geliyorum” dedi Bunch. "Bu sabah hemen buraya gelmemin asıl nedenine. Bakın, Ecclesesler o ceketi almakta çok ısrar ettiler. Doktorun muayene etmesi için ceketi çıkarmıştık -eski püskü bir şeydi- onu istemeleri için bir nedenleri olamazdı. Gerçi bunun duygusal bir şey olduğunu ileri sürdüler ama bu saçmaydı.

"Yine de ceketi bulmak üzere üst kata çıktım ve merdivenlerden çıkarken birden, onun elini sanki ceketini çekiştirmek istercesine beceriksizce kastığını anımsadım. Dolayısıyla ceketi aldığımda iyice inceledim ve astarın bir yerinde farklı bir iplikle dikilmiş bir yer gördüm. Orayı söktüğümde de içinde küçük bir kâğıt parçası buldum. Kâğıdı aldım ve aynı yeri yeniden bu kez uygun renkte bir iplikle diktim. Çok dikkatliydim, Eccleseslerin benim böyle bir şey yaptığımı anlayacaklarını hiç sanmam. Gerçi bunu düşünmüyorum, ama yine de emin olmam olanaksız. Ve onlara ceketi götürüp geç kaldığım için bir bahane uydurdum."

"Bir kâğıt parçası mı?" diye sordu Miss Marple.

Bunch çantasını açtı.

"Bunu Julian'a göstermedim” dedi. "Yoksa bana bunu Eccleseslere vermem gerektiğini söylerdi.

Bense onlara vermektense size getirmenin daha doğru olacağını düşündüm."

"Bir emanet makbuzu” dedi Miss Marple elindeki kâğıt parçasına bakarak. "Paddington İstasyon'u."

"Cebinde Paddington için bir dönüş bileti de vardı” dedi Bunch.

İki kadının bakışları karşılaştı.

"Bu durumda harekete geçmek gerekiyor” dedi Miss Marple birden. "Ama sanırım çok dikkatli olmamız gerekiyor. Sevgili Bunch bugün Londra'ya gelirken her şeye dikkat ettin mi, izlenmediğinden emin misin?"

"İzlenmek mi?" Bunch haykırdı. "Yani sizce..."

"Evet, bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum. Ve eğer bir şey olacaksa sanırım buna karşı önlemlerimizi de almamız gerekiyor." Ani bir hareketle ayağa kalktı. "Görünürde buraya indirimli satışlara gitmek için gelmiştin, değil mi tatlım. Bu durumda bence bizim için en doğru davranış doğruca indirimli satışlara gitmek olacak. Ancak yola çıkmadan önce bir iki ufak ayarlama yapmamız gerekiyor. Bence” diye ekledi Miss Marple birden fazla bir açıklama yapmadan.

"Kunduz kürkü yakalı, renkli tüvit paltoma şu sıralar pek ihtiyacım olmayacaktır."

Yaklaşık bir buçuk saat kadar sonra iki bayan oldukça kötü sayılabilecek giyimleri ve perişan görünümleriyle, zorlukla kapmayı başardıkları keten ev tekstili paketleri için kaybettikleri güçlerini küçük ve seçkin bir lokanta olan Apple Bough'ta biftek ve böbrekli börek, ardından da kremalı elmalı tart yiyerek geri kazanmaya çalışıyorlardı.

"Gerçekten de savaş vermeye değecek kalitede yüz havlularıydı” dedi Miss Marple soluk soluğa.

"Üstelik üzerine işlenmiş bir J harfi de var. Raymond'un karısının adının Joan olması ne büyük şans. Bunları gerçekten ihtiyacım olana kadar katlayıp bir kenara koyacağım ve eğer beklediğimden önce ölüp gidersem de onun işine yararlar."

"Benimse bu cam bezlerine gerçekten ihtiyacım vardı” dedi Bunch. Üstelik çok da ucuzdular, gerçi o kızıl saçlı kadının elimden çekip almayı başardıkları kadar ucuz değil, ama olsun."

O sırada dikkati çekecek şekilde abartılı allık ve ruj sürmüş olan, güzel genç bir hanım Apple Bough'a girdi. Bir iki dakika için çekimserlikle etrafına bakındıktan sonra doğruca onların masalarına doğru ilerledi. Miss Marple'ın önüne bir zarf bıraktı.

"İşte burada” dedi aceleyle.

"Oh, gerçekten çok teşekkür ederim, Gladys” dedi Miss Marple. "Çok çok teşekkürler. Gerçekten çok iyisin."

"Size hizmet etmek benim için her zaman büyük bir zevk, bundan emin olun, Miss Marple” dedi Gladys. "Ernie, bana hep, 'Sen iyi olan her şeyi Miss Marple’ın yanında çalışarak öğrendin,' diyor.

Size hizmet etmekten onur duyduğumdan emin olabilirsiniz, bayan."

"Çok değerli, iyi bir kız” dedi Miss Marple, Gladys'in yanlarından ayrılmasının ardından. "Her zaman çok istekli ve nazik."

Zarfın içine baktı ve sonra Bunch'a uzattı. "Şimdi artık çok dikkatli olmalısın, hayatım” dedi. "Bu arada, o genç yakışıklı müfettiş hâlâ Melchester'de mi?"

"Bilemiyorum” diye cevap verdi Bunch. "Öyle olduğunu umuyorum."

"Neyse, değilse bile sorun değil” dedi Miss Marple düşünceli bir şekilde. "Polis şefini de arayabilirim. Sanırım beni anımsayacaktır."

"Tabii ki anımsayacaktır” dedi Bunch. "Sizi herkes anımsar. Siz eşsiz birisiniz” dedikten sonra ayağa kalktı.

Bunch, Paddington'a vardığında doğruca emanet bürosuna giderek emanet fişini verdi. Bir ya da iki dakika sonra eski, püskü bir valiz getirildi ve Bunch valizi alarak platforma doğru ilerledi.

Eve dönüş yolu sakin, olaysız geçti. Bunch tren Chipping Cleghorn'a yaklaşırken ayağa kalkıp valizi aldı. Tam vagondan indiği anda platformda son hızla koşan bir adam birden elindeki valizi kapıp kaçtı.

"Durdurun!" diye haykırdı Bunch. "Durdurun onu. Valizimi çaldı."

Bu istasyonun doğası gereği ağırkanlı bir adam olan bilet kontrolörü, "Hey, durun, buraya bakın, bunu yapamazsınız” dediği anda tam arkasından gelen biri tarafından göğsüne aldığı bir darbeyle yana itildi ve valizli adam istasyondan çıktı. Doğruca kendini bekleyen arabaya yöneldi. Valizi arabanın içine atıp kendisi de arabaya binmek üzereyken omzuna konulan bir el tarafından durduruldu ve Polis Memuru Abel'in sesi duyuldu.

"Evet, neler oluyor?"

O sırada Bunch da soluk soluğa istasyondan çıkmıştı. "O adam valizimi çaldı. Daha henüz trenden inmiştim."

"Saçmalık” dedi adam. "Bu kadının ne dediğini bilmiyorum. Bu benim valizim. Biraz önce bu trenden bu valizle indim."

Adam ısrarlı ve tarafsız bakışlarını Bunch'a dikmişti. O anda hiç kimse öğlen tatillerinde Polis Memuru Abel ve Miss Harmon'un yaklaşık yarım saatlerini gül fidanları için farklı gübre türleri ve gübre olarak kullanılan kemik tozunun yararları konusunda konuşarak geçirdiklerini bilemezdi.

"Siz madam, bu valizin size ait olduğunu mu iddia ediyorsunuz?" diye sordu Polis Memuru Abel.

"Evet” dedi Bunch. "Kesinlikle."

"Ya siz, beyim?"

"Ben de bu valizin bana ait olduğunu söylüyorum."

Adam uzun boylu, ince, esmer ve şık giyimliydi, sözcükleri yaya yaya ağır bir konuşma şekli ve olağanüstü uyumlu davranışları vardı. Arabanın iç kısmından kadınsı bir erkek sesi duyuldu."

Elbette ki o senin valizin Edwin. Bu kadının ne dediğini bilemiyorum."

"Bu konuyu açığa kavuşturmalıyız” dedi Polis Memuru Abel. "Eğer bu valiz sizinse madam, bana içinde neler olduğunu söyleyebilir misiniz?"

"Giysiler” dedi Bunch. "Yakası kunduz kürkünden uzun tüvit bir palto, iki yün yelek ve bir çift ayakkabı."

"Neyse, bu kadarı yeterli” dedi Polis Memuru Abel. Diğer adama döndü.

"Ben bir tiyatro kostümcüsüyüm” dedi esmer adam üzerine basarak. "Bu valizde amatör bir gösteri için toplayıp getirdiğim çeşitli tiyatro kostümleri ve malzemeleri var."

"Tamam, efendim” dedi Polis Memuru Abel. "Evet, şimdi de valizin içine bakıp görelim, değil mi?

Bunun için polis merkezine gidebiliriz ya da eğer aceleniz varsa, valizi yeniden istasyona götürüp orada açabiliriz."

"Bana uyar” dedi esmer adam. "Adım Moss, bu arada Edwin Moss."

Polis memuru valizi alıp istasyona doğru ilerledi.

"Bunu paket servisine kadar götürüyorum” dedi yollarına çıkan bilet kontrolörüne.

Polis Memuru Abel valizi paket servisindeki tezgâhın üzerine koydu ve mandalını açtı. Valiz kilitli değildi. Bunch ve Edwin Moss iki yanında durmuş, hırs dolu bakışlarla birbirlerini süzüyorlardı.

"Ah!" dedi Polis Memuru Abel kapağı kaldırırken.

Valizin içinde, özenle katlanmış bir halde uzun, oldukça eski kunduz kürkü yakalı renkli tüvit bir palto vardı.ayrıca iki yün yelek ve bir çift yürüyüş ayakkabısı da valizin içindeydi.

"Tam olarak sizin söylediğiniz gibi” dedi Polis Memuru Abel, Bunch'a dönerek.

O anda hiç kimse Edwin Moss'un rolünü iyi oynamadığım söyleyemezdi. Sergilediği üzüntü ve pişmanlık göz yaşartıcıydı.

"Çok özür dilerim” dedi. "Gerçekten çok özür dilerim. Lütfen bana inanın, sayın bayan, size ne kadar, ama ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Davranışım, yaptığım bağışlanır gibi değil... gerçekten de affedilir gibi değil." Saatine baktı. "Acele etmeliyim. Sanırım benim valizim trende gitti." Yeniden şapkasını havalandırdı, Bunch'a dönerek, "Lütfen bağışlayın beni” dedi ve hızla paket servisinden dışarı çıktı.

Bunch, "Yani onun gitmesine izin mi vereceksiniz?" diye Polis Memuru Abel'e fısıldadı.

Abel anlamlı bir şekilde göz kırptı.

"Çok uzağa gidemeyecek, madam” dedi. "Yani demek istediğim gözümüz üzerinde olmadan kıpırdayamaz bile, anlıyorsunuz değil mi?"

"Ah” dedi Bunch rahatlayarak.

"Telefondaki o yaşlı bayan” dedi Polis Memuru Abel. "Birkaç yıl önce de buradaydı. Çok zeki, hayat dolu bir kişilik değil mi? Neyse bugün o kadar çok şey oldu ki! Yarın müfettiş ya da çavuş sizinle görüşmek isterlerse bu beni hiç şaşırtmayacak."

Ertesi gün Müfettiş Craddock, Bunch'u ziyaret etti, yani Miss Marple’ın anımsadığı müfettiş.

Bunch'ı eski bir dostu ile karşılaşmışçasına samimiyetle selamladı.

"Chipping Cleghorn'da yine bir cinayet kuşkusu” dedi neşeyle. "Sanırım burada hiç sansasyon eksikliği duymuyorsunuz, Bayan Harmon."

"Çok daha azıyla da yerinebilirim, olmasa çok daha iyi. Buraya bana soru sormaya mı yoksa yeni bazı haberler iletmeye mi geldiniz?"

"Size öncelikle bazı şeyleri bildirmek istiyordum” dedi müfettiş. "Birincisi, bir süredir Bay ve Bayan Eccleses'i sürekli izliyorduk. Onların bu yöredeki bazı soygunlarla ilişkileri olduklarına inanmak için geçerli nedenlerimiz var. Bunun dışında, gerçekten de Bayan Eccleses'in yurtdışından yeni dönen Sandbourne adında bir erkek kardeşi olmasına rağmen, kilisede ölmek üzereyken bulduğunuz adam kesinlikle Sandbourne değil."

"Olmadığını biliyordum” dedi Bunch. "Birincisi adamın adı Walter'dı, William değil."

Müfettiş başını sallayarak onayladı.

"Adı Walter St. John, kırk sekiz saat önce Charrington Hapishanesi'nden kaçmış."

"Tabii” dedi Bunch yavaşça kendi kendine. "Yasalar peşindeydi ve o kendine bir sığınak aradı."

Ve sonra. "Peki, suçu neydi?" diye sordu.

"Bunun için geçmişe dönmem gerekiyor. Çok karmaşık bir öykü. Yıllar önce müzikli salonlarda gösteri yapan bir dansöz kız vardı. Onun adını duymuş olduğunuzu sanmıyorum, Arabistan gecelerinden bir uygulama yapardı, gösterisinin adı Alaaddin'in Mücevher Mağarası'da idi.

Üzerinde sahte elmaslar, parlak taşlar dışında pek fazla bir şey olmazdı. Aslında sanırım hiç de iyi bir dansçı değildi, ama çok çekici bir kadındı. Her neyse Asyalı bir kral, ona çılgıncasına âşık oldu.

Ona birçok armağanın yanında olağanüstü güzellikte muhteşem bir zümrüt gerdanlık verdi."

"Raca'nın tarihe geçen mücevherleri” diye mırıldandı Bunch dalgınlıkla.

Müfettiş Craddock hafifçe öksürdü. "Neyse, onların biraz daha modern bir versiyonuydu bu, Bayan Harmon. Bu ilişki çok uzun sürmedi, bu kez açgözlü hırslı ünlü bir film yıldızı kralımızın aklını çeldi.

"Ama sahne adı Zübeyde olan dansöz kız ayrılmalarının ardından ünlü gerdanlığı geri vermedi.

Kısa bir süre sonra da gerdanlık çalındı. Tiyatrodaki giyinme odasından kayboldu, bu olayın ardından otoriteler gerdanlığın çalınmasının düzmece bir hırsızlık olayı olmasından şüphelendiler.

Bu gibi şeylerin topluma karşı reklam amaçlı ya da çok daha ahlaksızca nedenlerle yapıldığı biliniyor.

"Gerdanlık hiçbir zaman bulunamadı, ancak soruşturma sürecinde polisin dikkati bu adam, yani Walter St. John üzerinde yoğunlaştı. Walter eğitimli ve terbiyeli bir adamdı, dünyanın birçok yerini dolaşmış ve ardından mücevher hırsızlıklarına yataklık yaptığından kuşkulanılan oldukça karanlık bir firmada mücevher uzmanı olarak çalışmaya başlamıştı.

"Gerdanlığın bir şekilde onun eline geçtiğine ilişkin kanıtlar vardı. Sonuçta bazı başka mücevher hırsızlıklarıyla da bağlantısı olduğu saptanarak mahkeme karşısına çıkarıldı, hüküm giydi ve hapishaneye gönderildi. Cezası kısa süre sonra sona erecekti, bu yüzden de kaçışı sürpriz oldu."

"Peki, ama neden buraya geldi?" diye sordu Bunch.

"Biz de bunu bilmeyi çok isterdik, Bayan Harmon. İpuçlarını izleyince, ilk olarak Londra'ya gittiği anlaşılıyor. Ancak burada eski ortaklarından hiçbirini ziyaret etmemiş, tek ziyaret ettiği Bayan Jacobs adında, eskiden tiyatro kostümcüsü olarak çalışan yaşlı bir kadın olmuş. Kadın, onun neden geldiğine ilişkin tek bir kelime bile söylemiyor, ama diğer kiracılara bakılırsa adam evden ayrıldığında elinde bir valiz varmış."

"Anlıyorum” dedi Bunch. "Valizi Paddington'daki emanete bırakmış ve sonra da buraya gelmiş."

"Bu arada” dedi Müfettiş Craddock. "Eccleses ve kendini Edwin Moss olarak tanıtan adamlar da onun peşindeydiler. Valizi istiyorlardı. Onun otobüse bindiğini gördüler. Ondan daha önce arabayla buraya gelmiş ve onun otobüsten inmesini beklemiş olmalılar."

"Ve onu öldürdüler” dedi Bunch.

"Evet” dedi Craddock. "Vuruldu o. Onu vuran tabanca Eccleses'indi, ama ilginç olan onu vuran kişi Moss. Neyse Bayan Harmon şimdi asıl bilmek istediğimiz Walter St. John'un Paddington İstasyonu'nda emanete bıraktığı valizin nerede olduğu?"

Bunch sırıttı.

"Jane Teyze'nin onu şu sıralar polise teslim ettiğini sanıyorum” dedi. "Yani Miss Marple'ın. Bu onun planıydı. Eski hizmetçisini içine kendi eşyalarını yerleştirdiği bir valizle Paddington'daki emanet servisine gönderdi ve emanet fişlerini değiştirdik. Ben, onun valizini aldım ve trene bindim.

Sanırım valizi benden almak için bir girişimde bulunulacağını bekliyordu."

Bu kez gülümseme sırası Müfettiş Craddock'taydı.

"Telefon ettiğinde Miss Marple da aynen bunu söyledi. Onunla görüşmek üzere Londra'ya gidiyorum. Benimle birlikte siz de gelmek ister miydiniz, Bayan Harmon?"

"İyi... ama” dedi Bunch düşünerek. "İyi... de, işin doğrusu bu beni çok mutlu edecek. Zaten dün gece dişim çok ağrımıştı, dolayısıyla bugün Londra'ya gidip dişçimi görsem çok iyi olur, değil mi?"

"Kesinlikle” dedi Müfettiş Craddock...

Miss Marple bir Müfettiş Craddock'un yüzüne baktı. Sonra dönüp merak içindeki Bunch Harmon'a baktı. Valiz masanın üzerindeydi. "Tabii ki valizi açmadım” dedi yaşlı kadın. "Resmi unvanlı biri yanımda olmadan böyle bir şeyi yapmak aklıma bile gelmez. Ayrıca zaten” diye belirtti ölçülü ancak muzip yaşlı bir kadının gülümsemesiyle, "Kilitli de."

"İçinde ne olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz, Miss Marple?" diye sordu müfettiş.

"Sanırım, şey” dedi Miss Marple. "İçinde Zübeyde'nin tiyatro kostümleri olmalı. Bir keski ister miydiniz, müfettiş?"

Keski kısa sürede işini yaptı. Kapak açılır açılmaz iki kadın valizin içine göz attılar. Pencereden gelen güneş ışığında parıldayan mücevherlerden oluşan paha biçilmez bir hazine gibi görünen kırmızı, mavi, yeşil, turuncu parlak taşlar ışıldıyordu.

"Alaaddin'in Mücevher Mağarası” dedi Miss Marple. "Bu parlak taşları kız dans ederken takıyordu."

"Aha” dedi Müfettiş Craddock. "Peki ama bunlar uğruna adam öldürülecek kadar değerli miydiler?"

Miss Marple düşünceli bir ifadeyle, "Sanırım o kurnaz bir kızdı, ama öldü değil mi müfettiş?"

"Evet, üç yıl önce."

"Kız o değerli zümrüt gerdanlığın sahibiydi” dedi Miss Marple derin düşüncelere dalmış bir halde.

"Taşları yerlerinden çıkarttırıp tiyatro giysilerinin değişik yerlerine taktırmış olmalı, böylece herkes rahatlıkla onların renkli sahte taşlar olduğunu düşünecekti. Sonra da gerçek gerdanlığa sahte taşları taktırmış olmalı, böylece çalınan da elbette ki bu gerdanlık olmuştu. Bu durumda gerdanlığın asla pazara çıkmamış olmasına da hiç şaşmamak gerek. Hırsız kısa bir süre içinde çaldığının sahte olduğunu anlamış olmalı."

"Burada bir zarf var” dedi parlak taşların arasını karıştıran Bunch.

Müfettiş Craddock zarfı aldı ve içinden iki resmi belge olduğu anlaşılan kâğıdı çıkardı. Ve yüksek sesle okudu.

"Walter Edmund St. John ve Mary Moss'un evlilik belgeleri." Bu Zübeyde'nin gerçek adıydı.

"Demek onlar evliymiş” dedi Miss Marple. "Anlıyorum."

"Diğer belge ne?" diye sordu Bunch.

"Jewel, adında bir kız çocuğunun doğum belgesi."

"Jewel” diye bağırdı Bunch. "Evet, tabii. Jewel! Jill İşte bu. Onun Chipping Cleghorn'a neden geldiğini şimdi anlıyorum. Bana söylemek istediği de buydu. Jewel. Biliyorsunuz, Mundyler.

Laburnum Villası. Onlar birisinin küçük bir kız çocuğuna bakıyorlar. Kıza çok bağlılar. Sanki kendi torunları gibi benimsemişler. Evet, şimdi anımsıyorum, kızın adı Jewel ama onlar ona kısaca Jill diyorlar.

"Bayan Mundy bir hafta kadar önce kalp krizi geçirdi, yaşlı adam ise zatürreeye yakalandı. Her ikisi de hastaneye götürüldüler. Jill için iyi güvenilir bir ev bulmakta oldukça zorlanmıştım. Onun herhangi bir kuruma verilmesini istemiyordum.

"Herhalde babası hapishanede bunu duydu ve kaçtı, yaşlı terziden kendisinin ya da karısının bıraktığı valizi aldı. Sanırım eğer bu mücevherler gerçekse ve annesine aitlerse şimdi rahatlıkla çocuğu için de kullanılabilir."

"Sanırım öyle, Bayan Harmon. Eğer öyleyseler."

"Öyle olduklarını umalım” dedi Miss Marple neşeyle.

"Tanrı'ya şükür, döndün, hayatım” dedi Rahip Julian Harmon, karısını sevgi ve açıkça belirgin bir mutlulukla kucaklayarak. "Sen burada olmadığın zamanlar Bayan Burt elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama bana öğlen yemeğinde verdiği balık köfteleri gerçekten çok tuhaf. Onu incitmek istemediğim için köfteleri Tiglath Pileser'e verdim, ama o bile onları yiyemeyip pencereden dışarı attı."

"Tiglath Pileser” diye mırıldanan Bunch dizlerine sürünen rahip evinin kedisini okşadı. "O yiyeceği balık konusunda daima çok seçici olmuştur. Ona birçok kez çok asil bir midesi olduğunu söylemişimdir."

"Peki ya senin dişin, hayatım? Baktırdın mı?"

"Evet” dedi Bunch. "Pek bir sorun yokmuş, ben de tekrar Mary Teyze'yi ziyarete gittim..."

"Zavallı ihtiyar” dedi Julian. "Umarım iyice çökmemiştir."

"En ufak bir çöküntü yok onda” dedi Bunch gülümseyerek.

Ertesi sabah Bunch kiliseye taze bir buket krizantem götürdü. Güneş yine doğu penceresinden içeri sızıyordu, Bunch mihrabın mücevher ışıltılarını andıran parlak ışığında durdu. Kendi kendine ağzının içinde mırıldandı. "Küçük kızınız emniyette ve çok iyi olacak Walter. Bunu ben sağlayacağım. Size söz veriyorum."

Sonra kiliseyi derleyip topladı, uzun sıralardan birine oturdu ve rahip evine dönüp son iki günde ihmal ettiği için yığılan işlere girişmeden önce, birkaç dakika diz çöküp dua etti.





Tuhaf Bir Şaka





Jane Helier orada bulunanları birbirlerine tanıştırması bittiğinde, "Ve bu da, Miss Marple” dedi.

Jane bir artist olarak vurucu etki konusunda daima iyiydi. Bu noktada açıkça tanıştırma merasiminin doruğuna ulaşmış oluyordu. Sesi aynı oranlarda saygı ve zafer doluydu.

İşin tuhaf tarafı da bu görkemli sunuşta söz konusu olanın aslında halim selim, biraz telaşlı görünümlü yaşlı bir kız kurusu olmasıydı. Jane'in coşkulu katkılarıyla bu yaşlı bayanla tanıştırılan iki genç insanın faltaşı gibi açılan gözlerinde kuşku ve bir ölçüde de inanmazlık okunuyordu. Her ikisi de hoş görünümlü insanlardı; Charmian Stroud uzun boylu, ince yapılı ve esmer bir kızdı... erkekse, yani Edward Rossiter açık renk saçlı, sevimli, genç bir devdi.

Charmian heyecanla, "Ahh! Sizinle tanıştığımıza çok memnun olduk” dedi. Ancak gözlerindeki kuşku ve hayal kırıklığı açıkça anlaşılıyordu. Jane Helier'e soran bakışlarla kısa bir göz attı.

"Sevgili dostum” dedi Jane bu bakışa karşılık olarak. "O gerçekten muhteşemdir. Siz her şeyi ona bırakın. Size onu buraya getireceğimi söyledim ve bunu yaptım da." Miss Marple'a dönerek ekledi.

"Sizin onlara yardımcı olacağınızı biliyorum. Bu sizin için çok kolay olacaktır."

Miss Marple açık mavi gözlerinde sevimli bir ifadeyle Bay Rossiter'a baktı. "Bana konunun ne olduğunu anlatabilir misiniz?"

"Jane bizim yakın arkadaşımız” diye söze girdi Charmian. "Edward ve ben çok zor bir durumdayız. Jane eğer onun partisine katılırsak bizi biriyle tanıştıracağını ve bu kişinin yardımcı... şey yani bize."

Onun yardımına yetişen Edward oldu.

"Jane, bize sizin usta bir dedektif olduğunuzu söyledi, Miss Marple."

Yaşlı kadının gözleri parlıyordu, ama yine de alçak gönüllülükle buna itiraz etti.

"Oh, hayır, hayır. Öyle denemez. Konu yalnızca şu, eğer biri benim gibi küçük bir kasabada yaşarsa, doğal olarak insan doğası hakkında çok şey öğreniyor. Ama işin gerçeği şu ki beni çok meraklandırdınız. Bana sorununuzu anlatın."

"Korkarım korkunç derecede sıradan bir olay -yalnızca gizli bir hazine- durumu” dedi Edward.

"Sahiden mi? Ama bu çok heyecanlandırıcı görünüyor."

"Biliyorum. Hazine Adası gibi. Ancak bizim sorunumuz bu romantik değinmelerin çok dışında.

Kafatası ve çaprazlanmış kemiklerin işaret ettiği bir nokta. Sola doğru dört adım, kuzeybatı yönünde gibi yönlendirmeler yok. Korkunç derecede sıkıcı, sıradan bir durum -kazmaya nereden başlamalıyız- gibi bir durum."

"Hiç denemeye çalıştınız mı?"

"Diyebilirim ki yaklaşık olarak iki dönümlük bir alanı kazdık. Neredeyse sebze bahçesi yapılabilecek bir hale getirdik. Şimdi artık tek yapılabilecek oraya sebze mi, patates mi ekmemizin doğru olacağını konuşmak."

Charmian birden söze karıştı.

"Gerçekten de size bu konuda her şeyi anlatmamı ister misiniz?"

"Elbette, yavrum."

"O zaman sakin bir köşe bulalım kendimize. Haydi gel, Edward." Onu kalabalık ve sigara dumanıyla dolu odadan dışarı doğru çıkardı, beraberce merdivenlerden yukarı çıktılar ve ikinci kattaki küçük bir oturma odasına girdiler. Oturmalarıyla birlikte Charmian anlatmaya başladı.

"Evet, sorun şu! Her şey amcamız Mathew ile başladı, konu amcamız -ya da daha doğru bir ifadeyle her ikimizin de büyük amcası- kendisi çok uzun yaşayan biriydi. Edward ve ben, onun hayattaki tek akrabalarıyız. Bizi çok sever ve her zaman, öldüğünde tüm parasını bize bırakacağını söylerdi. Her neyse, geçen mart ayında öldü ve her şeyinin Edward ile benim, aramızda eşit olarak paylaştırılmasını vasiyet etti. Şey, böyle anlatınca her şey son derece katı ve duygusuz görünüyor olabilir -bakın, asla onun ölmesinin hoşumuza gittiğini filan kastetmiyorum- aslında onu çok severdik. Ama son zamanlarında çok hastaydı."

"Aslında sorun onun bırakmış olduğu "her şeyin" pratik anlamda "hiçbir şeye" dönüşmüş olması.

Ve bu da, doğruyu söylemek gerekirse, bizim açımızdan bir anlamda bir darbe oldu, değil mi, Edward?"

Edward onayladı. "Görüyorsunuz işte” dedi. "Aslına bakılırsa biraz da hesabımızı buna göre yapmıştık. Yani demek istediğim, eğer büyük bir paranın size geleceğini biliyorsanız, bu durumda... şey kemeri sıkıp kendi ayaklarınızın üzerinde durmak için pek çaba harcamıyorsunuz.

Ben ordudayım -maaşım dışında pek bir malvarlığını olduğu söylenemez- Charmian'a gelince, bir kuruşu bile yok. Bir repertuar tiyatrosunda oyun yönetmeni olarak çalışıyor -oldukça enteresan bir iş ve o bundan çok da hoşlanıyor- ama bununla servet yapmak olanaksız. Günün birinde evlenmeyi düşünüyorduk, doğrusu ya er geç yüklü bir mirasa konacağımızı bildiğimizden işin parasal yönü bizi pek endişelendirmiyordu."

"Ve şimdi, gördüğünüz gibi, ellerimiz boş burada duruyoruz” diye söze karıştı Charmian. "Bir de, Ansteys'in -orası bizim aile evimiz ve Edward da ben de orayı çok seviyoruz- satılacak olması.

İkimiz de buna katlanamayacağımızı hissediyoruz. Ama eğer Mathew Amca'nın parasının nerede saklı olduğunu bulamazsak, sanırım orayı satmak zorunda kalacağız."

"Asıl noktaya henüz gelmediğimizin farkındasın, değil mi Charmian?" dedi Edward.

"Pekâlâ, öyleyse sen anlat."

Edward, Miss Marple'a döndü. "Bakın, durum şu. Mathew Amca yaşlandıkça giderek daha da kuşkucu olmaya başlamıştı. Hiç kimseye güvenmiyordu."

"Çok akıllıca bir şey” dedi Miss Marple. "İnsanın doğasındaki ahlaksızlığın boyutları akıl almaz düzeydedir."

"Haklı olabilirsiniz. Her neyse, Mathew Amca da böyle düşünüyordu. Bir arkadaşı banka batınca tüm parasını kaybetti, bir diğer arkadaşı sahtekâr bir avukatın oyununa gelip iflas etti ve kendisi de sahte bir firmaya yatırım yapıp büyük bir miktar para kaybetti. Sonuç olarak sözün kısası, herkese tek güvenli ve akıllıca olan yolun tüm parasını altın külçelerine çevirmek ve bunları gömmek olduğu kararına vardığını açıkladı."

"Aha” dedi Miss Marple. "Anlamaya başlıyorum."

"Evet. Arkadaşları da bu konuda onu uyardılar, bu şekilde faiz kazancı olmayacağını belirttiler, ama o bunun önemi olmadığını savundu. Sürekli en akıllıca yolun insanın parasının büyük bir kısmını, bir kutu içinde yatağının altında saklaması ya da bahçeye gömmesi, olduğunu söylerdi.

Bunlar onun sözcükleri."

Charmian ekledi. "Öldüğünde, çok zengin olmasına rağmen hemen hiç hisse senedi kalmamıştı. Bu yüzden gerçekten de dediğini yaptığını, parasını gömmüş olduğunu düşünüyoruz."

Edward açıkladı. "Hisse senetlerini satıp zaman zaman çok büyük meblağlarda paralar aldığını ortaya çıkardık, ama kimse onun bu paraları ne yaptığını bilmiyor. Ancak biz prensiplerine sadık kalıp altın alarak gömmüş olması ihtimalinin geçerli olduğunu düşünüyoruz."

"Ölmeden önce bir şey söylemedi mi? Herhangi bir belge filan? Mektup gibi?"

"İşin insanı çıldırtan yanı da bu zaten. Böyle bir şey yapmadı. Birkaç gün boyunca bilincini kaybetmişti, ama ölmeden hemen önce kendine geldi. İkimize baktı ve hafifçe gülümsedi. "Sizler artık çok iyi durumda olacaksınız, sevgili kumrularım” dedi. Sonra parmağıyla usulca gözüne dokundu -sağ gözüne- ve bize göz kırptı. Ve sonra da... öldü. Zavallı ihtiyar, Mathew Amca."

"Gözüne mi dokundu?" diye sordu Miss Marple düşünceli bir şekilde.

Edward heyecanla atıldı.

"Bu sizce bir şey ifade ediyor mu? Benim aklıma Arşene Lupin'in bir öyküsünü getirdi, öyküde bir şey adamın cam gözünde saklanmıştı, ama Mathew Amca'nın gözleri takma değildi."

Miss Marple başım salladı. "Hayır... Şu anda hiçbir şey düşünemiyorum."

Charmian hayal kırıklığı içinde mırıldandı. "Jane, bize sizin hemen nereyi kazmamız gerektiğini söyleyeceğinizden bahsetmişti."

Miss Marple gülümsedi. "Bakın, ben sihirbaz değilim. Amcanızı tanımıyordum, nasıl bir insan olduğunu bilmediğim gibi evi ve çevresi hakkında da hiçbir bilgim yok."

Charmian sordu. "Peki ya bunları bilseydiniz?"

"Konuyu çözmek oldukça basit olurdu, gerçekten, sizce de öyle değil mi?" dedi Miss Marple.

"Basit!" diye atıldı Charmian. "O zaman bizimle Ansteys'e gelin ve bakın basit miymiş?"

Charmian belki de bu davetin ciddiye alınmayacağını düşünüyordu, ama Miss Marple hemen heyecanla atıldı. "Bu gerçekten çok nazik bir davet, sevgili yavrularım. Zaten ben de hep saklı bir hazineyi aramak istemişimdir. Ve üstelik” diye ekledi vakur, muzip bir gülümsemeyle. "İşin ucunda aşk varsa, memnuniyetle."

"Bakın işte, görüyorsunuz” dedi Charmian yüzünde dramatik bir ifadeyle. Ansteys'in etrafındaki gezintilerini henüz tamamlamışlardı. Büyük çukurların bulunduğu mutfak bahçesinde dolaşmışlardı. Hemen her önemli ağacın etrafının kazılmış olduğu korulukta gezinmiş ve bir zamanların bakımlı ve düzgün çimenlerinin üzerindeki toprak yığınlarını, çukurları izlemişlerdi.

Eski tahta valizlerin ve sandıkların didik didik edildiği tavan arasına da çıkmışlardı. Taşların yerinden söküldüğü bodruma da inmişlerdi. Duvarları ölçmüş, elleriyle tıklatarak yoklamış, Miss Marple gizli çekmecesi olan ya da olma olasılığı olan her antika eşyayı dikkatle elden geçirmişti.

Kahvaltı odasındaki masanın üzerinde yığın halinde kâğıtlar durmaktaydı... Merhum Mathew Stroud'un geride bıraktığı kâğıtlar. Bir tek belge bile zarar görmemişti, Charmian ve Edward tekrar tekrar onlara başvurmuş, sayısız defalar o zamana dek gözlerinden kaçmış olabilecek bir kanıt bulmak umuduyla faturaları, davetiyeleri ve iş yazışmalarını elden geçirmişlerdi.

"Bakmadığımız bir yer olduğunu düşünüyor musunuz?" diye sordu Charmian umutla.

Miss Marple başını salladı.

"Etrafı gerçekten de didik didik aramışa benziyorsunuz, sevgili yavrum. Belki de, nasıl söyleyeyim, gereğinden de fazla. Bakın, ben daima insanın bir plan dahilinde hareket etmesi gerektiğini savunurum. Bakın, bu aklıma bir arkadaşımın, Bayan, Eldritch'in başına gelenleri getirdi; arkadaşımın gerçekten çok iyi bir hizmetçisi vardı, döşemeleri her zaman pırıl pırıl cilalardı, ama öylesine aşırı titiz ve işgüzardı ve banyonun zeminini de öylesine fazla cilalamıştı ki, Bayan Eldritch küvetten inerken paspasın ayağının altından kaymasına ve zavallının çok kötü düşüp bacağını kırmasına neden oldu. Daha da kötüsü banyo kapısı kilitliydi, bu durumda elbette ki bahçıvanın bir merdiven alıp pencereden içeri girmesi gerekti... her zaman çok saygın bir bayan olan Bayan Eldritch için bunun ne kadar üzüntü verici bir durum olduğunu düşünsenize."

Edward huzursuzluk içinde kıpırdanıp duruyordu.

Miss Marple hemen ekledi.

"Lütfen beni bağışlayın. Her zaman asıl konuyu bırakıp bambaşka yerlere kaymamın uygun olmadığının farkındayım. Ama insanın gördüğü bir şey ister istemez başka bir şeyi çağrıştırıyor.

Bazen bunun yaran da oluyor. Aslında tek söylemek istediğim belki de beyinlerimizi biraz daha zorlamayı deneyip başka uygun bir yer olup olmadığını düşünmeye..."

Edward öfkeyle atıldı.

"Bunu siz yapın Miss Marple. Ne benim ne de Charmian'ın bir şey düşünecek halimiz kalmadı, kafalarımızın içi bomboş!"

"Çocuklar, çocuklar! Elbette... bu sizin için çok yorucu bir durum. Eğer sizce bir sakıncası yoksa bu belgeleri bir kez de ben elden geçirmek isterim." Masanın üzerindeki kâğıtları işaret etti. "Tabii eğer özel bir şey yoksa... her şeye burnunu sokan, meraklı biri olarak algılanmak istemem."

"Ah, hiçbir sakıncası yok. Keyfinize bakın. Ama korkarım hiçbir şey bulamayacaksınız."

Miss Marple masanın başına oturdu ve düzenli, sistematik bir şekilde belge yığını üzerinde çalışmaya başladı. Her bir belgeyi elden geçirdikten sonra, küçük yığınlar halinde tasnif ediyordu.

İşini bitirdikten sonra da birkaç dakika kadar suskun bir halde belgelerin karşısında oturup onlara baktı.

Edward biraz alay edercesine sordu. "Evet, Miss Marple?"

Miss Marple öylesine dalmıştı ki birden irkilerek kendine geldi.

"Özür dilerim. Bu çok yararlı oldu."

"İşe yarar bir şey bulabildiniz mi?"

"Hayır, hayır, henüz değil, ama artık sanırım amcanız Mathew'un nasıl bir insan olduğunu biliyorum. Bence benim Henry Amca'ma çok benzeyen biriymiş. Çevresindekilere açıktan açığa şaka yapmaktan çok hoşlanan biri. Büyük olasılıkla hiç evlenmemiş -nedenini merak ediyorum-belki de genç yaştaki bir hayal kırıklığının sonucu? Bir noktaya kadar düzenli ve tutucu, ama bağlanmaktan hiç hoşlanmıyor... birçok bekâr gibi."

Charmian, Miss Marple’ın arkasından Edward'a eliyle bir işaret yaptı. Böylelikle Miss Marple için geveze demek istiyordu.

Miss Marple ise mutluluk içinde merhum amcası Henry'den bahsetmeye devam etti:

"Kelime oyunlarından çok hoşlanırdı. Bazı insanlar kelime oyunu yapılmasından nefret ederler.

Tabii bu kelime oyunları bazen çok sinir bozucu olabiliyor. O da ayrıca çok kuşkucu bir adamdı.

Her zaman uşakların bir şeylerini çaldıklarından, onu dolandırdıklarından şüphelenirdi. Gerçi arada yapanlar da oluyordu, ama pek sık değil. Zavallı adam, durumu giderek kötüleşti. Son günlerine doğru yemeklerine zehir kattıklarından bile kuşkulanmaya başladı ve sonuçta haşlanmış yumurtadan başka bir şey yiyemez oldu. Hiç kimsenin kabuğunun içindeki yumurtaya zehir katamayacağını iddia ediyor-u. Zavallı Henry Amca üstelik bir zamanlar öylesine neşeli, keyfine düşkün bir adamdı ki... her akşam yemeğinden sonra kahve içmeye bayılırdı. Her zaman şöyle derdi: "Bu kahve ' Yemen'den gelmiş gibi'. Bununla genellikle biraz kahve istediğini anlatmak isterdi."

Edward eğer biraz daha Henry Amca'nın maceralarını dinlerse aklım oynatacağını hissediyordu.

"Gençlerden hoşlanırdı” diye sürdürdü Miss Marple sözlerini. "Ama onlara biraz takılmadan da edemezdi, bilmem ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Çocukların ulaşamayacakları yerlere şekerleme paketleri yerleştirmek gibi."

Charmian nezaketi bir yana bırakarak, "Bence korkunç biriymiş” dedi.

"Ah, hayır yavrum, yalnızca çocuklara alışık olmayan, hiç evlenmemiş biri. Aslında hiç de akılsız bir insan da değildi. Ama daima evde yüklü miktarda para saklamayı yeğlerdi, bunları koyduğu bir kasası vardı. Bununla övünür... herkese ne denli güvenli olduğunu anlatırdı. Bu denli fazla konuşmasının sonucunda bir gün evine hırsız girdi ve gerçekten de kimyasal bir maddeyle kasada bir delik açtılar."

"İyi olmuş” dedi Edward.

"Ama kasada hiçbir şey yoktu” dedi Miss Marple. "Bakın o gerçekten de parayı evinde saklıyordu, ama başka bir yerde... Kütüphanesinde bir dizi din kitabının arkasında. İnsanların bu tür kitapları asla raftan almadıklarını söylerdi."

Edward hayranlık içinde sözünü kesti.

"İşte ben buna fikir derim. Kütüphaneye ne dersiniz?"

Ama Charmian sıkıntıyla küçümseyerek başını salladı.

"Sen, benim bunu düşünmediğimi mi sanıyorsun? Geçen hafta salı günü kütüphanedeki tüm kitapları elden geçirdim, sen Portsmouth'a gittiğinde. Hepsini teker teker alıp salladım. İçlerinde hiçbir şey yok."

Edward hayal kırıklığıyla iç çekti. Sonra kendini toplayarak onları hayal kırıklığına uğratan misafirlerinden mümkün olduğunca çabuk ve nazik bir şekilde kurtulmanın yolunu aradı.

"Bizimle buraya kadar gelmeniz ve bize yardımcı olmaya çalışmanız gerçekten çok nazikçe bir davranıştı. Bir sonuç çıkmadığı için üzgünüm. Korkarım değerli zamanınızı çalmış olduk. Yine de arabayı çıkarırsam üç otuz trenini yakalamanızı..."

"Oh” dedi Miss Marple. "Daha parayı bulmamız gerekiyor, değil mi? Hemen vazgeçmemelisiniz Bay Rossiter. Eğer birinci denemede başarısız olsanız bile, tekrar tekrar denemeniz gerekir."

"Yani demek istediğiniz... bunu denemeye devam etmek istediğiniz mi?"

"Kesinlikle öyle” diye cevapladı Miss Marple. "Hem daha başlamadım ki. -Yahni yapmak için önce tavşanı yakalamak gerekir-aynen Bayan Beaton'un da yemek kitabında söylediği gibi, muhteşem bir kitap, ama çok pahalı; birçok yemek tarifi şu sözlerle başlıyor: 'Yarım litre krema ve bir düzine yumurta alın.' Neyse, nerede kalmıştık? Oh evet, deyim yerindeyse önce tavşanı yakalamak gerek, burada tavşan tabii ki amcanız Mathew, bizimse tek yapmamız gereken onun parasını nereye saklamış olabileceğini ortaya çıkarmak. Bunun oldukça basit olması gerektiği kanısındayım."

"Basit mi?" diye yineledi Charmian.

"Oh, evet, tatlım. Onun en olası, görünür yola başvurduğundan eminim. Gizli bir çekmece... bence çözüm bu."

Edward soğuk, kuru bir tonda düşüncesini belirtti.

"Altın külçelerini gizli bir çekmecede saklayamazsınız."

"Hayır, bu mümkün değil, elbette. Ama paranın altına dönüştürülmüş olduğuna inanmak için de bir nedenimiz yok."

"Ama o her zaman derdi ki..."

"Henry Amca’m da kasa için aynı şeyi söylerdi. Bence bu bir yanıltmacaydı. Ama elmaslar... kolayca gizli bir çekmecede saklanabilirler."

"Ama bütün gizli çekmecelere baktık. Mobilyaları kontrol etmek üzere özellikle bir marangoz bile getirdik."

"Gerçekten yaptınız mı bunu, yavrum? Bunu yapmış olmanız çok akıllıca bir davranış. Bana böyle bir çekmece varsa bunun amcanızın yazı masasında olması gerekirmiş gibi geliyor. Yazı masası duvara dayalı olan mı?"

"Evet. Size göstereyim." Charmian masaya doğru gitti. Kapağı aşağı doğru çekti. İçeride küçük bölmeler ve çekmeceler vardı. Tam ortadaki küçük bir kapıyı açtı ve soldaki çekmecedeki küçük bir mandala bastı. Orta kısmın altı hafifçe çatırdayarak öne doğru kaydı. Charmian bölmeyi dışarı aldı. Bunun altında derin bir bölme daha vardı. Ve boştu.

"Ne rastlantı!" diye bağırdı Miss Marple. "Henry Amca'nında aynen bunun gibi bir yazı masası vardı, ancak onunki masif cevizdi, bu maun."

"Her neyse” dedi Charmian. "Gördüğünüz gibi burada hiçbir şey yok."

"Sanırım sizin marangoz genç biriydi” diye ekledi Miss Marple. "Her şeyi bilmiyordu. Bu masaların yapıldığı günlerde gizli bölmeler yapanlar gerçek sanatkârlardı. Gizli bölmenin içinde daima bir gizli bölme gibi bir şey daha olurdu."

Sıkı gri topuzundan bir saç firketesi çıkardı. Firketeyi açarak düzeltti, ucunu gizli bölmenin bir kenarındaki küçük bir tahta kurdu deliğini andıran deliğe soktu. Biraz zorlanarak küçük bir çekmeceyi dışarı aldı. Çekmecenin içinde soluk bir deste mektup ve katlanmış bir kâğıt vardı.

Edward ve Charmian aynı anda bu yeni bulgunun üzerine atıldılar. Edward titreyen parmaklarıyla kâğıdı açtı. Aynı anda da bir öfke ifadesiyle kenara fırlattı.

"Lanet olsun, yalnızca bir yemek tarifi. Fırında jambon kızartma." Bu arada Charmian mektupları birbirine bağlayan lastiği açıyordu. Bir tanesini açtı ve gözden geçirdi. "Aşk mektupları." Miss Marple zevkle uzandı.

"Ne ilginç! Belki de amcanızın asla evlenmemiş olmasının nedeni buydu."

Charmian yüksek sesle okudu.

"Çok sevgili Mathew, itiraf etmeliyim ki son mektubunu almamdan bu yana geçen zaman bana çok uzun geldi. Kendimi tamamıyla bana verilen görevlere vermeye çalışıyor ve kendi kendime sıklıkla dünyayı böylesine çok görebildiğim için ne kadar şanslı bir insan olduğumu söylüyorum ama yine de Amerika'ya gittiğimde günün birinde bu uzak adalara kadar gideceğimi hiç düşünmezdim."

Charmian ara verdi. "Nereden geliyor ki? Ah, Hawaii'den.'" Ve devam etti:

"Maalesef buranın yerlileri henüz ilkellikten kurtulamamışlar. Hâlâ çıplak ve vahşi bir yaşam sürdürüyorlar, zamanlarının büyük kısmını yüzerek ve dans ederek geçiriyorlar, kendilerini çiçeklerle süslüyorlar. Bay Gray onlardan bazılarına inanç eğitimi verdi, ama bu çok zor ve Bay ve Bayan Gray çoğunlukla üzülüp hayal kırıklığı yaşıyorlar. Onları yüreklendirmek ve cesaret vermek için elimden geleni yapıyorum ama ben de çoğu kez senin de bildiğin nedenle umutsuzluğa, üzüntüye kapılıyorum. Heyhat, seven bir kalp için ayrılık ciddi bir sınav. Senin sürekli yenilenen sevgin ve tutkunu bilmek benim en büyük tesellim. Sen, benim ebedi ve hiç değişmeyen aşkımsın, sevgili Mathew ve bu kalp her zaman senin olacak... senin için her şeyin en iyisini dileyen, gerçek aşkın Betty Martin."

"Not: Bu mektubu her zamanki gibi sadık dostumuz Matilda Graves'a gönderiyorum. Tanrı'nın bu küçük kaçamağımızı bağışlayacağını umuyorum."

Edward hafifçe ıslık çaldı. "Bir bayan misyoner. Demek Mathew Amca'nın aşkı bir misyonermiş.

İkisinin neden evlenmediklerini bilmek isterdim."

"Kadın bütün dünyayı dolaşmışa benziyor” dedi Charmian elindeki mektuplara göz gezdirirken.

"Mauritius filan... çok çeşitli yerlerde bulunmuş. Büyük olasılıkla sarılık ya da benzeri bir salgın hastalıktan ölmüştür."

Hafif bir gülümseme sesi iki genci daldıkları konudan bir an için uzaklaştırdı.

Miss Marple çok eğlenmişe benziyordu.

"Vay, vay” dedi yaşlı kadın. "Şuna bakın. Kimin aklına gelirdi ki?"

Miss Marple fırında jambon tarifini okuyordu. Gençlerin meraklı bakışlarını fark edince yüksek sesle okumaya başladı.

"Fırında ıspanaklı jambon. Büyük bir parça jambon alın, içine yer yer karanfil yerleştirin ve kahverengi şekerle kaplayın. Kısık fırında kızarıncaya kadar pişirin. Püre yapılmış ıspanakla birlikte servis yapar. Peki, şimdi bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?"

"Bana enfes olur gibi geliyor” dedi Edward.

"Evet, evet, enfes olacağı kuşkusuz, ama benim sorduğum asıl sizin bütün bunlar hakkında ne düşündüğünüz?"

Edward’ın yüzünde birden bir mutluluk parıltısı belirdi.

"Sizce bu gizli bir mesaj olabilir mi? Bir tür şifreli yazı?" Tarifin bulunduğu kâğıdı aldı. "Şuraya bak, Charmian, bu kesinlikle olabilir. Aksi takdirde bir yemek tarifini gizli bir çekmeceye saklamanın hiçbir açıklaması olamaz ki."

"Kesinlikle” diye onayladı Miss Marple. "Bu çok dikkat çekici."

"Bunun ne olabileceğini bildiğimi sanıyorum” diye atıldı Charmian. "Görünmeyen mürekkep! Haydi, ısıtalım onu. Elektrikli ocağı yaksana."

Edward söyleneni yaptı ama sıcaklıkla beliren yazı filan olmadı.

Miss Marple hafifçe öksürdü.

"Düşünüyorum da, sanırım konuyu iyice zorlaştırdığınızın farkındasınız. Bu tarif, nasıl diyeyim, yalnızca dikkat çekmek için bir bahane. Bence asıl önemli olan mektuplar."

"Mektuplar mı?"

"Kesinlikle” dedi Miss Marple. "İmza."

"Ne var ki Edward, onu duymuyordu bile. Heyecanla haykırdı. "Charmian! Buraya gel. O haklı! Baksana... zarflar eski, hem de nasıl, ama mektuplar çok daha sonra yazılmış, yeni."

"Kesinlikle” dedi Miss Marple.

"Yalnızca sözde eskitilmişler. Bahse girerim onları eskiten de Mathew Amca'nın kendisi."

"Doğru” dedi Miss Marple.

"Bütün bunlar bir aldatmaca. Aslında kadın misyoner filan yok. Bu bir şifre olmalı."

"Yavrularım, sevgili çocuklar... gerçekten de işi bu denli güçleştirmeye hiç gerek yok. Amcanız gerçekten de çok basit, yalın bir adamdı. Yalnızca ufak bir şaka yapmak istemiş, hepsi bu."

İlk kez ikisi de tüm dikkatlerini Miss Marple'a yönelttiler.

"Tam olarak ne demek istiyorsunuz, Miss Marple” diye sordu Charmian.

"Demek istediğim, yavrum, şu anda paranın avuçlarınızın arasında olduğu."

Charmian donup kaldı.

"İmza, yavrularım. Bu her şeyi açıklıyor. Tarif yalnızca bir yol gösterme. Tüm karanfilleri ve kahverengi şekeri kırpın ve de kalanları, gerçekten de geriye kalan ne? Neden, jambon ve ıspanak Anlamı... uyumsuzluk! Dolayısıyla asıl önemli olanların mektuplar olduğu açık. Ayrıca amcanızın ölmeden hemen önce yaptığını da yeniden düşünürseniz. Parmağıyla gözüne dokunduğunu söylemiştiniz. Neyse, olay açık, görüyorsunuz işte, bu size aradığınız ipucunu veriyor, gözünüzü açın diyor."

Charmian sordu.

"Çılgın olan biz miyiz, yoksa siz misiniz, bilemiyorum."

"Yavrum, hiç kuşkusuz bir şeyin mutlaka göründüğü anlama gelmeyebileceğini ifade eden deyimi duymuşsunuzdur, yoksa bu deyim son günlerde tamamen değerini yitirdi mi? Açık gözle ve Betty Martin, gibi bir deyim duymadınız mı hiç?"

Edward yutkundu, gözleri elindeki mektuba kaydı. "Betty Martin."

"Elbette Bay Rossiter. Sizin de ifade ettiğiniz gibi böyle biri yoktu. Mektupları yazan amcanızdı ve bunları yazarken de çok eğlenmiş olduğunu tahmin ediyorum. Söylediğiniz gibi zarfların üzerindeki yazı çok daha eski, aslında o zarfların bu mektuplara ait olması da olanaksız, her neyse, elinizdeki mektubun üzerindeki posta damgası 1851 yılını gösteriyor."

Miss Marple ara verdi. Sözlerini özellikle vurgulamak istiyordu. "Bin sekiz yüz elli bir. Bu her şeyi açıklıyor, öyle değil mi?"

"Benim için değil” dedi Edward.

"Neyse, elbette” dedi Miss Marple. "Eğer büyük yeğenim Lionel olmasaydı benim için de bir şey ifade etmiyor olabilirdi. Kendisi küçük sevimli bir genç, ama büyük bir pul koleksiyoncusu. Pullar hakkında her şeyi bilir. Bana ender ve çok değerli pullardan, ayrıca çok değerli yeni bir pulun bulunup açık arttırmaya çıktığından da o bahsetmişti. Bu puldan özellikle bahsettiğini çok iyi anımsıyorum, bin sekiz yüz elli bir yılına ait mavi iki sentlik bir puldan. Sanırım değeri yaklaşık olarak yirmi beş bin dolara yükselmiş. Diğer pulların da ender ve değerli olduklarını tahmin ediyorum. Hiç kuşkusuz amcanız bunları aracılar kanalıyla almış ve dedektif romanlarındaki deyimiyle iz bırakmamak için dikkatli olmuştur."

Edward iç çekti. Oturdu ve başını ellerinin arasına aldı.

"Ne oldu?" diye sordu Charmian.

"Hiç. Bunu düşünmek bile korkunç, ama Miss Marple eğer siz olmasaydınız biz bu mektupları centilmenlik gereği ateşe atıp yakmış olabilirdik."

"Ah” dedi Miss Marple. "Bu da şaka yapmaktan hoşlanan bu yaşlı beyefendilerin şakalarının nereye varacağını asla görememelerinin sonucu olabilir. Anımsıyorum da Henry Amca'm da çok sevdiği yeğenine Noel armağanı olarak beş sterlinlik bir banknot göndermişti. Parayı Noel kartının içine yerleştirmiş, kartın yapraklarını birbirine yapıştırmış ve üzerine de, 'En iyi dileklerim ve sevgilerimle. Korkarım bu yıl yapabildiğimin hepsi bu,' yazmıştı.

"Yeğenim, zavallı kızcağız da elbette ki onun bu açık cimriliği karşısında kızgınlıktan kartı öfkeyle ateşe atmıştı. Tabii amcam bu durum karşısında parayı yeniden göndermek zorunda kaldı."

Edward'in Henry Amca'ya karşı olan duyguları bir anda değişmişti.

"Miss Marple” dedi. Yukarı çıkıp hemen bir şişe şampanya getireceğim, hep birlikte Henry Amca'nın sağlığına kadeh kaldıralım!"





Mezura Olayı





Miss Politt kapının tokmağını tuttu ve nazikçe kapıya vurdu. Uygun bir süre bekledikten sonra kapıya yeniden vurdu. Miss Politt bu hareketiyle hafifçe kayan sol kolunun altındaki paketi hemen düzeltti. Paketin içinde Bayan Spenlow'un provaya hazır, yeni yeşil kışlık elbisesi vardı. Miss Politt sol elindeyse içinde mezura, iğnedenlik ve büyük, pratik bir biçki makası bulunan siyah ipek bir çanta taşıyordu.

Miss Politt uzun boylu ve zayıftı, uzun sivri bir burnu, ince dudakları ve seyrek gri saçları vardı.

Kapıyı üçüncü kez çalmadan önce bir an tereddüt etti. Caddeye baktığında birinin hızla yaklaştığını gördü.

Elli beş yaşlarında, tombul, neşeli, kırışık tenli biri olan Miss Hartnell her zamanki bas sesiyle bağırdı. "İyi günler, Miss Politt!"

Terzi kadın cevap verdi. "İyi günler, Miss Hartnell." Sesi alabildiğine ince, tonlaması da bir o kadar nazikti. Yaşamına bir leydinin oda hizmetçisi olarak başlamıştı. "Affedersiniz” diye sordu. "Acaba Bayan Spenlow'un evde olup olmadığını biliyor musunuz?"

"En ufak bir fikrim bile yok” dedi Bayan Hartnell.

"Biliyor musunuz, bu çok tuhaf. Bugün öğleden sonra Bayan Spenlow'un yeni elbisesinin provasını yapacaktım. Üç buçukta burada olmamı söylemişti."

Miss Hartnell kolundaki saate baktı. "Saat buçuğu geçiyor."

"Evet. Kapıyı üç kez çaldım, ama cevap veren olmadı. Bu yüzden belki de randevusunu unutup dışarı çıktığını düşündüm. Aslında verdiği randevuları asla unutmazdı, üstelik bu elbisesini öbür gün giymek de istiyordu."

Miss Hartnell bahçe kapısından girip Miss Politt'e katılmak üzere Laburnum Villası'nın bahçe yolunda ilerledi.

"Peki ama Gladys neden kapıyı açmadı ki?" diye sordu. "Oh, evet, tabii, bugün perşembe... Gladys'in izin günü. Sanırım Bayan Spenlow da uyuyakalmıştır. Bu nesneyle yeterince gürültü yapamadığınızı sanıyorum."

Tokmağı tutup kulakları sağır edecek şekilde tak-tak-tak, diye vurdu ve ayrıca ek olarak da kapının kanatlarını yumrukladı. Bu arada çok yüksek bir sesle de bağırıyordu. "Hey, kimse yok mu?"

Cevap gelmedi.

Miss Politt mırıldandı. "Ah, sanırım Bayan Spenlow provayı unuttu ve dışarı çıktı, başka bir zaman yeniden uğrarım." Bahçe yoluna doğru ilerlemeye başladı.

"Saçma bu” dedi Miss Hartnell kararlılıkla. "Dışarı çıkmış olamaz. Ona rastlamam gerekirdi.

Pencereden içeri bir bakayım, bakalım içeride hayat belirtisi var mı?"

Bunun yalnızca bir şaka olduğunu belirtmek istercesine her zamanki içten tavrıyla gülümsedi ve en yakın camdan içeri bir göz attı, bu yalnızca öylesine, sıradan, kaçamak bir bakıştı, çünkü bu ön odanın çok ender kullanıldığını çok iyi biliyordu. Bay ve Bayan Spenlow genelde arka kısımdaki küçük oturma odasını yeğliyorlardı.

Her ne kadar sıradan bir göz atma olsa da bu bakış amacına ulaştı. Miss Hartnell'in içeride yaşam belirtisi görmediği bir gerçekti. Aksine camdan baktığında halının ortasında Bayan Spenlow'un yattığını gördü ve de kadın ölmüştü.

"Elbette” diyordu Miss Hartnell sonraları bu öyküyü anlatırken. "O anda soğukkanlılığımı korumayı başardım. O Politt denilen kadının ne yapması gerektiğine ilişkin en ufak bir fikri bile yoktu. 'Sakin olmalı, aklımızı başımıza toplamalıyız,' dedim ona. 'Siz burada kalın, ben hemen Polis Memuru Palk'ı çağırayım.' Gerçi orada yalnız kalmak istemediğine ilişkin bir şeyler söyledi, ama umursamadım. Bu gibi insanlara karşı kararlı davranmak gerekir. Bunların yakınmaktan, illa ki bir sorun çıkarmaktan hoşlandıklarım saptamışımdır hep. Ancak tam oradan uzaklaşmak üzere olduğum anda evin köşesinde Bay Spenlow göründü."

Miss Hartnell tam bu noktada anlamlı bir ara verdi. Dinleyicilerine meraktan solukları kesilmiş bir halde, nasıl görünüyordu, diye sorma fırsatı tanımak istediği açıktı.

"Açıkçası” diye sürdürdü Miss Hartnell sözlerini. "Hemen bir şeylerden kuşkulandım. Öncelikle fazla soğukkanlıydı. Hiç, ama hiç şaşırmışa benzemiyordu. Siz ne düşünürseniz düşünün, karısının öldüğünü duyan bir adamın hiçbir tepki göstermemesi normal değil."

Bu konuda herkes onunla hemfikirdi. Polis de bunu aynı şekilde düşünüyordu. Karısı ölünce Bay Spenlow'un mirasa konup konmayacağını hemen araştırdılar. Ve polisin kuşkuları Bayan Spenlow'un evlilikteki paralı taraf olduğu ve bütün paranın evliliklerinin hemen ardından yapılan bir vasiyetname gereği kocasına kalacağının ortaya çıkmasıyla daha da derinleşti.

Hemen ardından -cinayetin saptanmasından yaklaşık yarım saat kadar sonra- bu konuda rahibin evinin bitişiğinde oturan sevimli ve bazılarının deyişiyle -sivri dilli- yaşlı, hiç evlenmemiş bir kız olan Miss Marple ile görüşüldü. Onu ziyaret eden Polis Memuru Palk ciddi bir havada not defterini karıştırarak söze girdi.

"Eğer sizce bir sakıncası yoksa, efendim, size birkaç sorum olacaktı."

Miss Marple, "Bayan Spenlow'un ölümüyle mi ilgili?" diye sordu.

Palk şaşırmıştı. "Bunu nasıl bilebildiğinizi sorabilir miyim?"

"Balık sayesinde” dedi Miss Marple.

Bu cevabı duyan Palk meseleyi hemen anladı. Miss Marple'ın akşam yemeğini getiren balıkçının oğlunun haberi taşıdığını tahmin etti ve yanılmadığım biliyordu.

Miss Marple kibarca devam etti. "Oturma odasında yerde, boylu boyunca uzanmış yatıyormuş, boğulmuş, muhtemelen ince bir kemerle. Ancak bu her neyse, cinayet yerinde bulunamamış."

Palk'ın yüzünde bir kızgınlık ifadesi belirdi. "Bu genç Fred bütün bunları nasıl bilebiliyor ki?..."

Miss Marple ustaca karşısındakinin sözünü kesmeyi başardı. "Ceketinizde bir iğne var."

Polis Memuru Palk aşağı baktı ve şaşırdı. "Eğer iğne bulur, alırsan o gün işinin rast gideceği söylenir” dedi.

"Umarım bu gerçek olur. Neyse, bana anlatmak istediğiniz neydi?"

Polis Memuru Palk boğazını temizledi, ciddi bir hava takındı ve not defterini gözden geçirdi.

"Maktulun eşi Bay Arthur Spenlow tarafımdan yapılan sorgulamasında, saat iki buçuk sularında Miss Marple tarafından telefonla aranarak kendisine acilen bir şey danışılmak isteğiyle üçü çeyrek geçe kendisini evinde ziyaret etmesinin istediğini ifade etti. Evet, madam, şimdi size soruyorum, bu ifade doğru mu?"

"Kesinlikle hayır” dedi Miss Marple.

"Saat iki buçukta Bay Spenlow'a telefon etmediniz mi?"

"Ne iki buçukta ne de başka bir zaman."

"Aha” diyen Polis Memuru Palk memnuniyetle bıyıklarının ucunu burdu.

"Peki, Bay Spenlow başka ne dedi?"

"Bay Spenlow ifadesinde kendisinden talep edildiği şekilde evinden üçü on geçe çıkıp doğruca buraya geldiğini; ancak buraya vardığında kapıyı açan uşağın Miss Marple'ın 'evde olmadığını' söylediğini belirtti."

"Bu kısım doğru” dedi Miss Marple. "Buraya gelmiş ama ben Kadınlar Derneği'nin toplantısındaydım."

"Aha” dedi Polis Memuru Palk yeniden.

Miss Marple haykırdı. "Sakın bana, Bay Spenlow'dan kuşkulandığınızı söylemeyin, müfettiş."

"Şu aşamada böyle bir şey söyleyemem, ama birinin -şu an için isim veremem- çok kurnaz davranmaya çalışmış olduğu belli."

Miss Marple düşünüyordu. "Bay Spenlow mu?"

Miss Marple, Bay Spenlow'dan hoşlanıyordu. Ufak tefek, sıska bir adamdı, konuşmalarında saygınlığın zirvesinde katı ve gelenekseldi. Küçük köye yerleşmesi aslında çok tuhaf görünüyordu, kendisi açıkça tüm yaşamını şehirde geçirmiş biriydi. Miss Marple'a bunun nedenini itiraf etmişti.

Şöyle demişti. "Küçük bir çocuk olduğum günlerden beri hep günün birinde taşrada yaşamayı ve kendi bahçeme sahip olmayı düşlemişimdir. Her zaman çiçeklere karşı bir tutkum vardı. Bildiğiniz gibi karımın bir çiçekçi dükkânı var. Zaten ona da ilk orada rastladım."

Sıradan bir açıklama ama yine de bir romantizm sahnesi canlandırıyordu gözlerde. Çiçeklerin ardında daha genç ve güzel bir Bayan Spenlow.

Ancak Bay Spenlow çiçekten hiç anlamıyordu. Tohumlar, çiçek budama, aşılama, fidanlar, bahçe düzenlemesi hakkında hiçbir fikri yoktu. Yalnızca bir hayali vardı, bahçesinde güzel kokan, rengârenk çiçekler dolu küçük bir villada yaşamak istiyordu. Bunun için sıklıkla, neredeyse yalvararak bilgi almaya çalışmış ve Miss Marple’ın sorularına verdiği cevapları küçük defterine not etmişti.

Sakin sessiz bir adamdı. Karısı cinayete kurban gidince, belki bu kişisel özelliği polisin dikkatinin onun üzerinde yoğunlaşmasına neden olmuştu. Polis sabır ve azimle müteveffa Bayan Spenlow hakkında oldukça fazla bilgi toplamıştı ve kısa bir süre içinde de tüm St. Mary Mead bunların tamamından haberdar olmuştu.

Müteveffa Bayan Spenlow yaşamına büyük bir malikânede oda hizmetçisi olarak başlamıştı. Bu işinden bahçıvan yardımcısıyla evlenmek için ayrılmış ve onunla birlikte Londra'da bir çiçekçi dükkânı açmıştı. Dükkân zamanla gelişmiş ancak bahçıvan kısa bir süre sonra hastalanıp ölmüştü.

Dul eş bu dükkânı büyük bir çabayla geliştirip büyütmüştü. Sonra bunu hatırı sayılır bir fiyat karşılığında satmış ve ikinci evliliğini yapmıştı, kendisine miras kalan küçük, kuyumcu dükkânını zorlukla yürüten Bay Spenlow ile. Bundan kısa bir süre sonra da bu dükkânı da satmış ve St. Mary Mead'a yerleşmişlerdi.

Bayan Spenlow varlıklı bir kadındı. Çiçekçi dükkânından kazandığı paranın tamamını değerlendirmişti... başarısının kaynağını soran tüm insanlara "ruhların rehberliğinde" hareket ettiğini söylüyordu. Ve gaipten gelen sesler ona hatırı sayılır bir servet kazandırmışlardı.

Tüm yatırımları başarılı olmuştu, hatta bazıları imrendirecek, nefes kesecek düzeyde. Ancak, yine de, bunun sonucunda spiritüalizme olan inancı artacağı yerde, Bayan Spenlow medyumlara ve ruh çağırma seanslarını tamamen bırakarak bir dönüş yapmış ve kendini kısa bir süre için de olsa tüm kalbiyle değişik nefes tekniklerini temel alan Hint kökenli ezoterik bir dine kaptırmıştı. Ancak, St.

Mary Mead'e gelmesiyle birlikte, bu kez de Ortodoks İngiliz kilisesine olan inancına geri dönmüştü. Artık sık sık rahibin evini ziyaret ediyor ve kiliseye olan ziyaretlerini aksatmıyordu.

Köy panayırlarından alışveriş yapıyor, yerel faaliyetlere katılıyor ve köydekilerle briç oynuyordu.

Tekdüze, sıradan bir köy yaşamı. Ve sonra -birden- cinayet.

Polis Şefi Melchett, Müfettiş Slack'i çağırmıştı. Slack olumlu bir adamdı. Bir şeye karar verdi mi bunda ısrar ederdi. Bu konuda da kendi görüşlerinin doğruluğundan emindi. "Cinayeti işleyen kocası, efendim” dedi.

"Öyle mi diyorsunuz?"

"Kesinlikle eminim. Ona bakmanız bile yeterli. Tam bir suçlu tipi. En ufak keder ya da tepki göstermedi. Eve döndüğünde onun ölmüş olduğunu biliyordu."

"Yani sence öyle olsa hiç değilse yıkılmış koca rolünü oynamayı denemez miydi?"

"Onun tipinde biri değil, efendim. Kendisinden fazlasıyla emin. Bazı erkekler numara yapamazlar.

Fazlasıyla katı bir tip."

"Yaşamında başka bir kadın mı var? diye sordu Polis Şefi Melchett.

"Bu konuda herhangi bir ipucuna rastlamayı başaramadık. Tabii o çok yetenekli biri. İpuçlarını ustalıkla gizleyebilir. Anladığım kadarıyla karısından bıkmıştı. Parayı aldı, bana sorarsanız kadın insanın sabrını tüketen türden bir insandı, sürekli bir 'izm'e takılıp kalan bir kadın, neyse.

Soğukkanlılıkla onu ortadan kaldırıp kendi başına huzurlu bir yaşam sürdürmeye karar verdi."

"Evet, sanırım olay gerçekten de böyle olmuş olabilir."

"Böyle olduğuna inanabilirsiniz. Planlarını dikkatle yaptı. Bir telefon geldiğini iddia ederek..."

Melchett sözünü kesti. "Telefon edildiği saptanamadı mı?"

"Hayır efendim. Bu da yalan söylemiş olabileceğini ya da telefonun herhangi bir telefon kulübesinden edilmiş olması gerektiğini gösteriyor. Köyde yalnızca iki telefon kulübesi var, biri istasyonda diğeriyse postanede. Postanedekinden telefon edilmiş olamaz. Bayan Blade oraya giren herkesi görüyor. İstasyondan edilmiş olması mümkün. Tren istasyona öğleden sonra iki yirmi yedide varıyor, o sırada istasyon epeyce kalabalık oluyor. Ama asıl önemli nokta, adamın kendisinin Miss Marple tarafından aranmış olduğunu söylemesi ve bunun kesinlikle doğru olmaması. Telefon onun evinden edilmemiş, Miss Marple ise o sırada dernekteymiş."

"Kocanın özellikle evden uzaklaştırılmış olabileceği olasılığını atlamıyor musunuz, müfettiş...

Bayan Spenlow'u öldürmek isteyen biri tarafından?"

"Genç Ted Gerard'ı düşünüyorsunuz, değil mi efendim? Onun üzerinde de durdum... ancak bu noktada cinayet işlemesi için bir neden bulamadık. Onun bu cinayetten herhangi bir çıkarı olamaz."

"Evet sağlam karakterli bir tip değil. Zimmetine para geçirme gibi karanlık bir geçmişi de var."

"Onun doğru bir insan olduğunu söylemiyorum. Ama amirine gidip bu zimmet olayını itiraf eden kendisiymiş. Böylece işverenlerinin de bu konudan haberi olmamış."

"Oxford tarikatından” dedi Melchett.

"Evet, efendim. İnancında bir dönüşüm geçirmiş, doğru şeyi yapma güdüsüyle, parayı çaldığını itiraf etme yoluna gitmiştir. Sakın bunun bir kurnazlık, bir zekâ oyunu olamayacağını söylediğimi düşünmeyin. Pekâlâ kendisinden kuşkulanıldığını anlamış ve pişmanlıkla dürüst görünme yolunu seçmiş olması da mümkün."

"Çok kuşkucu bir insansınız, Slack” dedi Polis Şefi Melchett. "Bu arada, Miss Marple ile konuştunuz mu?"

"Onun bu konuyla ne gibi bir bağlantısı olabilir, efendim?"

"Ah, hiç. Ama biliyorsunuz o bazı şeyleri duyar. Neden gidip onunla sohbet etmiyorsunuz? O çok zeki yaşlı bir bayan."

Slack konuyu değiştirdi. "Size sormak istediğim bir şey vardı, efendim. Cinayete kurban giden kadının hizmetçi olarak çalışmaya başladığı ilk yer, Sir Robert Abercrombie'nin eviydi. Bir zamanlar büyük mücevher soygununun yapıldığı yer de orası zümrütler bir servet değerinde.

Çalınanlar asla bulunamadı. Bunu biraz inceledim, soygun tam olarak Spenlow'un karısının orada çalıştığı dönemde olmuş, gerçi o sıralarda henüz çok genç ve toy bir genç kızmış. Onun böyle bir şeye bulaşmış olabileceğini düşünmezsiniz değil mi efendim? Bildiğiniz gibi Spenlow da küçük, önemsiz kuyumculardan biriymiş, tam olarak çalınmış mal alıp satacak bir tip."

Melchett başını salladı. "Bundan bir şey çıkacağını sanmam. O sıralar Spenlow'u tanımıyormuş bile. O olayı anımsıyorum. Polis çevrelerinde ailenin oğlunun bu işe bulaşmış olabileceği söyleniyordu -Jim Abercrombie- Sorumsuz, ailenin parasını har vurup harman savuran bir gençti.

Boğazına kadar borca batmıştı - soygunun ardından borçların hepsi ödenmişti. O sıralar bunları zengin yaşlı bir kadının ödediği söylenmişti, ama bilemiyorum -Yaşlı Abercrombie bu konuda oldukça çekimser davrandı- polisi konunun dışında tutmaya çalışıyordu."

"Bu yalnızca bir düşünceydi, efendim” dedi.

Miss Marple, Müfettiş Slack'i, Polis Şefi Melchett tarafından gönderildiğini duyunca, memnuniyetle karşıladı.

"Şey, gerçekten, Şef Melchet çok büyük nezaket göstermiş. Beni anımsadığını bile sanmıyordum."

"Sizi çok iyi anımsıyor. Bana St. Mary Mead'de olup da sizin bilmediğiniz bir şeyin aslında bilmeye bile değmez olduğunu söyledi."

"Ah! Çok nazik. Ama gerçekten de bu konuda pek bir bilgim yok. Cinayeti kastediyorum."

"Bu konuda neler konuşulduğunu biliyorsunuz ama."

"Ah, elbette, ama boş konuşmaları yinelemenin bir anlamı olmaz, öyle değil mi?"

Slack sevimli görünme çabası içinde, "Biliyorsunuz bu resmi bir soruşturma değil” dedi. "Nasıl diyelim bu yalnızca aramızda kalacak bir sohbet."

"Yani gerçekten de insanların neler dediklerini öğrenmek istiyor musunuz? Doğru olsun olmasın?"

"Evet."

"Neyse, şey, tabii çeşitli söylentiler ve spekülasyonlar var. Nasıl anlatayım bilemiyorum, ama insanlar sanki iki bölüme ayrılmış gibiler. Bir grup cinayetin kocası tarafından işlendiğine inanıyor.

Ölen ister kadın ister erkek olsun, bu gibi durumlarda kuşkulanılacak ilk insan daima geride kalan eş olur, değil mi?"

"Olabilir” dedi müfettiş özenle.

"Biliyorsunuz işte, yakın çevre, ilişkiler. Çoğu kez de asıl üzerinde durulması gereken nokta paradır. Duyduğuma göre varlıklı olan Bayan Spenlow imiş, bu yüzden bu ölümden yararlanacak olan kişi de Bay Spenlow. Ne yazık ki, bu ahlaksız dünyada en acımasız varsayımlar bile gerçek gibi algılanır."

"Gerçekten oldukça büyük bir servete konacak."

"Öyle. Bu açıdan bakılınca, onun karısını boğduktan sonra evden ayrılıp tarlaların arasından geçerek benim evime gelmesi, beni sorup kendisine telefon ederek çağırdığımı söylemesi, sonra evine geri dönüp yokluğu sırasında karısının öldürüldüğünü keşfetmesi -ve tabii bu cinayetin bir hırsız ya da serseri tarafından işlenilmiş olduğunun düşünülmesini umması- oldukça akla yakın görünüyor, değil mi?"

Müfettiş başıyla onayladı. "Evet, parasal durum açısından, ayrıca son zamanlarda aralarının pek iyi olmadığı düşünülürse..."

Miss Marple müfettişin sözünü kesti. "Ama böyle bir şey yoktu ki."

"Bunu kesinlikle biliyor musunuz?"

"Eğer karıkocanın arası iyi değilse bunu herkes bilirdi. Hizmetçileri Gladys Brent... bunu tüm köye yayardı."

Müfettiş yavaşça, "Bilmiyor da olabilir” dedi ve küçümser bir havada gülümsedi.

Miss Marple konuşmaya devam etti. "Ve farklı düşünen bir başka grup daha var. Ted Gerald.

Yakışıklı genç bir adam. Korkarım insanlar güzel bir görünümden olması gerektiğinden çok daha fazla etkilenmek eğilimindeler. Rahibin bir önceki yardımcısı örneğin... inanılmaz, büyüleyici bir etkisi vardı! Tüm genç kızlar kiliseye geliyorlardı, hem sabah hem de akşam duasına üstelik.

Birçok yaşlı kadın da kilise cemaatinin gün içindeki çalışmalarında alışılmadık kadar aktif olmuşlardı, onun için örülen çoraplar ve şalları bir bilseniz. Zavallı genç adam açısından çok utanç verici bir durumdu bu.”

"Neyse, nerede kalmıştık. Ah evet, o genç adam, Ted Gerald. Tabii ki onunla ilgili söylentiler de var. Bayan Spenlow'u sık sık ziyaret etmeye geldiği biliniyor. Zaten Bayan Spenlow'un kendisi de bana onun o... bildiğim kadarıyla Oxford Tarikatı denilen topluluktan olduğunu söylemişti. Dini bir hareket bu. Sanırım bunlar oldukça inançlı ve çok ciddi kişiler ve Bayan Spenlow da onlardan çok etkilenmişti."

Miss Marple derin bir soluk aldıktan sonra sözlerine devam etti. “Bu konunun gerisinde bundan daha fazla bir şey olmadığından eminim, ama insanları biliyorsunuz işte. Birçok kişi Bayan Spenlow'un bu genç adamdan büyülenmiş olduğundan ve ona büyük meblağlarda borç para verdiğinden emin. Aslında bunda doğru olan bir taraf da var, genç adam cinayet günü istasyonda görülmüş. Trende... iki yirmi yedide gelen trende. Bu durumda trenin diğer tarafından inmesi, rayların ve makasların arasından geçip parmaklıkların üzerinden atlaması yeterli olabilirdi, çalılıların arasında da kaybolabilirdi. Böylece istasyonun girişinden geçmesi de gerekmezdi. Tabii bu durumda köye geldiğini de kimse görmezdi. Tabii insanlar Bayan Spenlow'un üzerindeki giysilerin de oldukça tuhaf olduğunu düşünüyorlar."

"Tuhaf mı?"

"Bir kimono. Elbisesi yokmuş." Miss Marple kızardı. "Bu gibi şeyler, biliyorsunuz işte, bazı insanlar açısından oldukça anlamlıdır."

"Peki ya sizce?"

"O, hayır, ben öyle düşünmüyorum, bence bu kesinlikle normal."

"Bunun normal olduğunu mu düşünüyorsunuz?"

"Bazı koşullarda evet." Miss Marple’ın bakışları soğuk ve düşünceliydi.

"Bu da bizim kocanın üzerinde durmamız için bir başka neden olarak ortaya çıkıyor: Kıskançlık” dedi Müfettiş Slack.

"Oh, hayır, Bay Spenlow asla kıskançlık eğilimi olan olayları fark eden, kuşkulanan tipte biri değildi. Eğer karısı onu terk etse ve iğnedenliğe bir not bırakmış olsa, onun böyle bir şeyden ancak o zaman haberi olur, çok şaşırırdı."

Müfettiş Slack, Miss Marple’ın anlamlı bakışları karşısında şaşkına dönmüştü. Bütün bu konuşmalarda kendisinin anlayamadığı bir şey ima edilmek istendiğinin farkındaydı. Miss Marple bu kez de vurgulayarak sordu.

"Bir ipucuna rastlayamadınız mı, müfettiş, olay yerinde?"

"Günümüzde suçlular parmak izi ya da sigara izmariti gibi deliller bırakmıyorlar, Miss Marple."

"Ama bu kanımca” diye önerdi Miss Marple. "Eski moda bir cinayet..."

Slack birden heyecanla sordu. "Şimdi bununla ne demek istediniz?"

Miss Marple ağır, temkinli sözcüklerle açıkladı. "Sanırım, Polis Memuru Palk'ın size bu konuda yardımcı olabileceğinin farkındasınız. O nasıl derler -cinayet mahalline- giden ilk kişiydi."

Bay Spenlow şezlongda oturuyordu. Huzursuz, şaşkın görünüyordu. İncecik sesiyle, "Tabii bu yalnızca bir kuruntu da olabilir” dedi. "İşitme yeteneğim artık eskisi kadar iyi değil. Ama sanırım açıkça arkamdan genç bir delikanlının öyle seslendiğini duydum: 'Hey, Dr. Crippen, nerede saklanıyor?' Herhalde... o çocuk bana bu konudaki düşüncesini iletmeye çalışıyordu karımı öldürdüğümü düşünüyordu."

Miss Marple nazik ancak sıkıntılı bir ifadeyle onayladı. "Hiç kuşkusuz uyandırmak istediği etki buydu."

"Peki ama genç bir çocuğun kafasına böyle bir düşünce nasıl girmiş olabilir?"

Miss Marple hafifçe öksürdü. "Büyük olasılıkla büyüklerin konuşmalarını duymuştur."

"Yani... yani siz de diğer insanların böyle düşündükleri kanısında mısınız gerçekten?"

"St. Mary Mead'deki insanların yaklaşık olarak yarısı."

"Ama -saygıdeğer bayan- nasıl olur da böyle bir fikre saplanıp kalabilirler ki? Karıma gerçekten bağlıydım. Gerçi taşrada yaşamayı benim umduğum kadar benimseyememişti, ama insanların her konuda uyuşabileceklerini beklemek de fazla iyimserlik olmaz mı. İnanın bana yokluğunun acısını fazlasıyla hissediyorum."

"Büyük olasılıkla. Ama size bunu söylediğim için beni bağışlayın, ama dışarıdan öyle görünmüyor."

Bay Spenlow ince cüssesini dikleştirdi. "Saygıdeğer bayan, bakın, uzun yıllar önce Çinli bir filozof hakkında bir şeyler okumuştum, adam sevgili karısını kaybettikten sonra da her zamanki gibi soğukkanlılıkla caddedeki bir gonga vurmaya devam etmişti -sanırım bu Çinlilere özgü, geleneksel eğlence şekli- şehirdeki insanlar onun bu metanetine hayran kalmışlardı."

"Ama” dedi Miss Marple. "St. Mary Mead'deki insanların tepkileri oldukça farklı. Çin felsefesi onlarla bağdaşmıyor."

"Ama siz anlıyorsunuz değil mi?"

Miss Marple başıyla onayladı. "Henry Amca'm” diye açıkladı. "Akıl almayacak derecede kontrollü bir adamdı. Tek felsefesi 'asla duygularını gösterme,' idi. Ayrıca çiçekleri de çok severdi."

"Düşünüyordum da” dedi Bay Spenlow hevesli görünmeye çalışarak. "Belki de evin batı tarafına bir pergola yaptırırım. Pembe güller ve belki de mor salkımlar dikerim. Ayrıca beyaz yıldız şeklinde bir çiçek daha vardı, ismini şimdi anımsayamıyorum ama."

Miss Marple üç yaşındaki küçük yeğeniyle konuştuğu tonda, "Burada resimli çok hoş bir bitki katalogum var” dedi. "Belki de bakmak isterseniz. Benim köye kadar gitmem gerekiyor."

Bay Spenlow'u elinde katalogla bahçede bırakan Miss Marple hemen üst kattaki odasına koştu, hızla bir elbiseyi kahverengi bir paket kâğıdına sarıp evden ayrıldı ve telaşlı adımlarla köyün postanesine doğru ilerledi. Terzilik yapan Miss Politt postanenin üst katındaki odalardan birinde yaşıyordu.

Ama Miss Marple hemen kapıdan girip merdivenlerden yukarı çıkmadı. Saat neredeyse iki buçuktu, yaklaşık bir dakikalık bir gecikmeyle postanenin önünde Much Benham'a giden otobüs durdu. Bu St. Mary Mead'de günün en önemli olaylarından biriydi. Postanede çalışan kadın elinde paketlerle dışarı koştu. Bu paketler onun bu dükkândaki işinin bir parçasıydı, çünkü bu postaneden aynı zamanda şekerleme, ucuz kitaplar ve oyuncak da satın alabiliyordunuz. Miss Marple dört dakika kadar postanede yalnız kaldı. Ancak postanede çalışan kadın geri dönünce Miss Marple yukarı çıkarak Miss Politt'e gri krep elbisesinin artık eskidiğini ve eğer mümkünse birkaç değişiklik yaparak daha yeni bir şekil vermek istediğini söyledi. Miss Politt elinden geleni yapacağını belirtti.

Polis Şefi Melchett'e, Miss Marple'ın kendisiyle görüşmek istediği söylendiğinde çok şaşırdı. Miss Marple içeri özürler dileyerek mahcubiyet içinde girdi.

"Çok affedersiniz -sizi rahatsız ettiğim için gerçekten çok üzgünüm- çok meşgul olduğunuzu biliyorum, ama siz her zaman o kadar nazik ve anlayışlı davranırsınız ki Müfettiş Slack yerine doğrudan size başvurmamın daha doğru olacağını düşündüm. İlk olarak belirtmek isterim ki, hiçbir şekilde Polis Memuru Palk'a bir zararım dokunmasını istemem. Açıkça söylemek gerekirse, onun hiçbir şeyi ellememiş olduğunu umuyorum."

Polis Şefi Melchett biraz şaşırmıştı. "Palk mı?" diye sordu. St. Mary Mead'deki polis memurumuzdan söz ediyorsunuz değil mi? Ne yapmış?"

"Biliyorsunuz, bir topluiğne konusu var. Ceketine takmıştı. O sırada onu, Bayan Spenlow'un evinde bulmuş olabileceği aklıma takılmıştı da."

"Evet, evet doğru. Peki, ama topluiğnenin bu olayla ne ilgisi var? Gerçekten de bu iğneyi Bayan Spenlow'un cesedinin hemen yanında bulmuştu. Buraya gelip ertesi sabah Slack'e de bundan söz etti, hatta sanırım iğneyi de ona verdi. Tabii ki hiçbir şeyi ellemedi, öyle de olması gerekirdi, ama bir iğne nedir ki? Bu yalnızca sıradan bir topluiğneydi. Her kadının kullandığı türden."

"Oh hayır, Polis Şefi Melchett işte bu konuda yanılıyorsunuz. Bir erkeğin gözüyle bu sıradan bir iğne olabilir, ama gerçekte hiç de öyle değildi. Bu özel bir iğneydi, çok ince uzun, genellikle terzilerin kullandığı, kutuyla satın almanız gereken türden bir iğneydi."

Melchett gözlerini Miss Marple'a dikti, gözünde hafif bir algılama parıltısı belirdi. Miss Marple başını birçok kez coşkuyla salladı.

"Evet, tabii. Her şey benim açımdan o kadar ortada ki. Üzerinde kimonosu vardı, çünkü yeni elbisesini prova ettirecekti, ön odaya geçti, Miss Politt ölçülerle ilgili bir şeyler söyleyerek mezurayı boynuna doladı -artık tek yapması gereken mezurayı çaprazlayıp iyice sıkmaktı- Bunun çok kolay olduğunu duymuştum. Ve sonra da, tabii, dışarı çıkıp kapıyı çaldı ve biri gelene kadar orada öylesine, kapıyı çalarak bekledi. Ancak bu iğne onun zaten eve girmiş olduğunu gösteriyor."

"Yani Spenlow'a telefon eden de Miss Politt miydi?"

"Evet. Evet, saat tam iki buçukta postaneden, otobüs gelip postane boşaldığında."

Polis Şefi Melchett, "Ama sevgili Miss Marple, neden?" diye sordu. "Neden, Tanrı aşkına? Benden nedeni olmayan bir cinayete inanmamı mı bekliyorsunuz?"

"Bakın, Polis Şefi Melchett, biliyor musunuz ki tüm duyduklarımdan sonra bu cinayetin nedenlerinin çok geçmiş tarihlerde yattığını düşünüyorum. Bu bana iki kuzenimi, Anthony ve Gordon'u anımsattı. Anthony ne yaparsa yapsın sonuç hep doğru olurdu, zavallı Gordon ise durum bunun tam tersiydi. Yarış atları birden sakatlanır, hisse senetleri değer kaybeder, arsaların fiyatı düşerdi. Bana sorarsanız bu iki kadın için de bir zamanlar aynı şey söz konusu olmuştu."

"Aynı şey mi? Hangi konuda?"

"Mücevher hırsızlığında. Bu çok uzun bir zaman önceydi. Söz konusu olanın olağanüstü değerde zümrütler olduğunu duydum. Leydinin oda hizmetçisi ve orta hizmetçisi. Bir konu hiç açıklığa kavuşmadı, nasıl bir orta hizmetçisinin bahçıvanla evlendikten sonra çiçek mağazası açacak kadar parası olabiliyordu?

"Bunun tek cevabı olabilirdi, bu onun payıydı... ganimetten hissesine düşen pay, sanırım bunun doğru ifadesi bu. Elini neye atarsa başarıya ulaşıyordu. Para parayı getirmişti. Diğeriyse, yani leydinin oda hizmetçisi, şanssız biriydi. Sonuçta bata çıka ancak St. Mary Mead'de bir köy terzisi olabilmişti. Sonra yeniden karşılaştılar. Sanırım başlangıçta her şey yolundaydı ta ki Bay Ted Gerard sahneye çıkana dek.

"Aslında Bayan Spenlow yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekiyordu ve duygusal açıdan aşırı dindar olma eğiliminde biriydi. Bu genç adam hiç kuşkusuz onu "itiraf etmeye" ve "nedamet getirip suçlarından aklanmaya" zorladı ve onun da bunu yapma eğiliminde olduğundan neredeyse eminim.

Buna karşın Miss Politt bu konuya böyle bakmıyordu. Onun tek düşüncesi yıllarca önce işledikleri bir suç yüzünden hapsi boylayabilecekleriydi. Böylece buna bir son vermesi gerektiğine karar verdi. Korkarım o zaten, sizin de bildiğiniz gibi, kötü, içi nefret dolu bir kadındı. Zarif, biraz aptal Bay Spenlow, onun yerine asılacak olsaydı en ufak bir pişmanlık bile duymayacağından, kılını bile kıpırdatmayacağından eminim."

Polis Şefi Melchett ağır ağır, "Biz -şey- bu varsayımınızı bir noktaya kadar -tetkik edip-doğrulayabiliriz” dedi. "Miss Politt'in Abercrombielerdeki hizmetçi kızla aynı kişi olduğunu saptayabiliriz, ama... sonrası..."

Miss Marple hemen söze girerek onu rahatlattı. "Bunun sizin için zor olacağını sanmam. O gerçek yüzüne vurulduğunda hemen teslim olacak tipte bir kadın. Ve bakın işte, onun mezurası da burada.

Bunu ben -şey- dün, provaya gittiğimde almıştım. Olmadığını fark edince polisin aldığını zannedecektir bakın, o çok cahil bir kadın, bunun bir şekilde cinayeti onu işlediğinin delili olabileceğini düşünecektir."

Miss Marple cesaret verircesine Polis Şefi Melchett'e gülümsedi.

"Sorun çıkmayacağından emin olabilirsiniz." Bunları söylediği sıradaki ses tonu aynen teyzesinin ona bir zamanlar Sandhurst'e giriş sınavında başarılı olacağını söylediği zamanki ikna edici ses tonuyla aynıydı.

Ve gerçekten de başarmıştı.





Kâhya Kadın





"Evet” diye sordu Dr. Haydock, hastasına. "Bugün nasılsınız?"

Miss Marple başını yastıktan kaldırmadan hafifçe gülümseyerek, "Sanırım şimdi çok daha iyiyim” dedi. "Ama kendimi son derece bezgin hissediyorum. İçimde sanki ölsem çok daha iyi olurmuş gibi bir his var. Zaten artık genç de değilim. Kimsenin bana ihtiyacı yok ve kimse de beni istemiyor."

Dr. Haydock her zamanki haşin tavrıyla sözünü kesti.

"Evet, evet, bu tür griplerin tipik yan etkisi. Tek yapmanız gereken sizi güçlendirecek dikkatinizi dağıtacak bir şeyler bulmak. Zihinsel bir tonik."

Miss Marple iç çekti ve başını salladı.

"Ve ayrıca” diye ekledi Dr. Haydock. "Bunun ilacını da yanımda getirdim."

Yatağa doğru uzun bir mektup zarfı uzattı.

"Tam size göre bir şey. Sizin çizginizde bir tür bilmece."

"Bir bilmece mi?" Miss Marple ilgilenmiş gibiydi.

"Benim ufak bir edebi denemem” diye açıkladı doktor hafifçe kızararak. '"O dedi.' Bu dedi. 'Kız düşündü.' Ve bunun gibi. Tüm bunlardan gerçek bir öykü oluşturmayı denedim. Öykünün kurgusu ise tamamen gerçek."

"Peki o zaman neden bilmece diyorsunuz?" diye Miss Marple sordu.

Doktor Haydock gülümsedi.

"Çünkü çözümü tamamen size bağlı. Sizin her zaman ifade ettiğiniz kadar akıllı olup olmadığınızı görmek istiyorum."

Bu açıklamanın ardından Doktor Haydock oradan ayrıldı. Miss Marple elle yazılmış notları alarak okumaya başladı.

"Peki ama gelin nerede?" diye sordu Miss Harmon heyecanla.

Bütün köy Harry Laxton'un yurtdışından yanında getirdiği zengin ve güzel kadını merak ediyordu.

Bu, genç haylaz çapkının, Harry'nin bu kez de şansının yaver gittiğine ilişkin genel bir kanı vardı.

Zaten ona karşı her zaman, herkes hoşgörülü davranırdı. Hatta onun sapanını dikkatsizce kullanmasının kurbanı olan pencere camlarının sahipleri bile Harry'nin pişmanlık içinde özür dilemesi karşısında boşuna öfkelenmiş olduklarını düşünürlerdi. Harry camları kırmış, meyve bahçelerini soymuş, tavşanları kaçırmış, daha sonraları büyük borçlar yapmış, yörenin tütün mamulleri satıcısının kızıyla ilişkiye girmiş, bu ilişkiyi bitirmiş ve Afrika'ya kaçırılmıştı, ama ardından hakkında -genelde yaşlı dullardan ve yaşlı evde kalmış kızlardan oluşan köy toplumunda-yine hoşgörüyle şöyle mırıldanılmıştı. "Nihayet! Ergenlik çılgınlıkları! Artık sakinleşir."

Ve sorumsuz genç sonuçta geri dönmüştü hem de... ıstırap içinde perişan değil, zaferle!

Söylendiğine göre Harry Laxton'un "işleri yolundaydı." Kendini toparlamıştı, çok çalışmış ve sonuçta hatırı sayılır bir servetin sahibi olan genç bir İngiliz-Fransız meleziyle karşılaşmış ve onunla mutlu bir beraberlik kurmayı başarmıştı.

Harry aslında Londra'da da yaşayabilir ya da moda av partilerinin düzenlendiği yörelerden birinde bir ev satın alabilirdi, ama kendi yuvasına dönmeyi yeğlemişti. Ve burada da son derece romantik bir şekilde, bir zamanlar çocukluğunun geçtiği müştemilatın bulunduğu yıkık malikâneyi satın almıştı. Kingsdean Malikânesi yaklaşık yetmiş yıldır kullanılmamaktaydı. Yıkık döküktü, giderek harabeye dönmüştü. Yaşlı kâhya ve karısı evin yaşanabilir tek kısmında yaşıyorlardı. Burası geniş, büyük, albenisiz, kimsenin ilgilenmediği, bakımsız bir malikâneydi, bahçelerini yabani bitkiler kaplamış, ağaçların arasına gömülmüş, büyülü cadı konaklarına benzer bir hal almıştı.

Küçük, sevimli, iddiasız bir yapı olan müştemilat binası ise uzun yıllar boyunca Binbaşı Laxton'a, yani Harry'nin babasına kiralanmıştı. Harry küçük bir çocukken Kingsdean Malikânesi’nde aylak aylak dolaşmış, buranın karmaşık bahçelerinin, korusunun her milimini öğrenmişti, ayrıca eski evin de onun için bambaşka bir çekiciliği vardı.

Binbaşı Laxton birkaç yıl önce ölmüştü, dolayısıyla Harry'nin geri dönmek için artık bir nedeninin de kalmadığı düşünülmekteydi özellikle de gençlik yıllarının geçtiği eve gelin getireceği kimsenin aklına bile gelmemişti. Yıkık, harabe Kingsdean Malikânesi elden geçirildi. Bir inşaatçı ve mimar ordusu buraya doluştu ve bu yalnızca büyük bir servetin sağlayabileceği -akıl almayacak kadar kısa bir sürede- ev yeniden ağaçların arasından tüm beyazlığı ve ihtişamıyla ortaya çıktı.

Bunu bir bahçıvanlar ordusu ve ardından da mobilya şirketlerinin kamyonları izledi. Artık ev hazırdı. Uşaklar da gelmişlerdi. En sonunda muhteşem bir limuzin Harry ve Bayan Harry'yi evin ön kapısında indirdi.

Köy halkı merak içindeydi, köyün en büyük evinin sahibi olan ve kendini köy sosyetesinin önde gelen kişisi olarak gören Bayan Price köy halkına davetiyeler göndererek "geline hoş geldin" partisi düzenledi.

Bu köy için büyük bir olaydı. Kadınlardan birçoğu davet için yeni giysiler aldılar. Herkes heyecan içindeydi, merak ediyor ve bir an önce bu masal perisiyle tanışmak için sabırsızlanıyordu. Herkesin dilinde bunun bir peri masalı olduğu vardı.

Güneş yanığı, canlı kanlı evde kalmış bir kız olan Miss Harmon itişe kakışa kalabalık salona girmeye çalışırken çevresini soru yağmuruna tutmadan edemiyordu. Ufak tefek, ince, ekşimiş suratlı bir kız kurusu olan Miss Brent ise heyecan içinde onu bilgilendirmeye çalışıyordu.

"Ah, dostum, o gerçekten büyüleyici, çok hoş. Öylesine nazik ki. Ve öylesine genç. İnsan böyle her şeye sahip birini karşısında görünce kıskanmadan edemiyor. Güzellik, para, terbiye, hepsi en üst düzeyde, kızda sıradan olan hiçbir şey yok, üstelik sevgili Harry de ona o kadar bağlı ki."

"Dur bakalım” dedi Miss Harmon. "Dereyi görmeden paçaları sıvamamak gerek."

Miss Brent'in burnu heyecanla titredi. "Ah, dostum, siz gerçekten de inanıyor musunuz ki..."

"Hepimiz Harry' nin nasıl biri olduğunu biliyoruz” dedi Miss Harmon.

"Geçmişte nasıl olduğunu biliyoruz. Ama şimdi..."

"Ah” dedi Miss Harmon. "Erkekler hep aynıdır. Yedisinde neyse, yetmişinde de odur. Onları tanırım."

"Tanrım, yüce Tanrım! Zavallı kızcağız!" Miss Brent çok daha heyecanlı görünüyordu. "Evet, gerçekten de onun yüzünden sorun yaşayabileceğini sanıyorum. Birinin gerçekten de onu uyarması gerek. Acaba eski maceralarını duydu mu?"

"Bence bu konuda hiçbir şey bilmediğini düşünmek biraz insafsızlık olur” dedi Miss Brent.

"Özellikle de köyde bir tek eczane olduğu dikkate alınırsa."

Nede olsa bir zamanların tütün mamulleri satıcısının kızı olan -eski nişanlı- şimdi köyün tek eczacısıyla evlenmişti.

"Bayan Laxton, Much Benham'daki Boot'tan alışveriş etse çok daha iyi olur” dedi Miss Brent.

"Bence”diye söze karıştı Miss Harmon. "Harry Laxton, ona bunu zaten önermiştir."

Birbirlerine anlamlı şekilde baktılar.

"Ama bana kalırsa” dedi Miss Harmon. "O bunu bilmeli."

"Canavarlar!" dedi Clarice Vane öfkeyle amcası Dr. Haydock'a.

Adam, ona merakla baktı. Clarice uzun boylu, ince, esmer bir kızdı, güzel, sıcakkanlı, iyi kalpli ve fevri biriydi. Kızgınlıktan parlayan büyük kahverengi gözlerini açarak, "Bu yaratıklar” dedi.

"Sürekli söyleniyorlar, bir şeyler ima ediyorlar."

"Harry Laxton hakkında mı?"

"Evet, onun tütüncünün kızıyla olan ilişkisi hakkında."

"Ah, o mu!"Doktor omuzlarını silkti. "Birçok genç erkeğin bu türden ilişkileri olmuştur. "

"Elbette ki olur. Ve biter gider. Peki, ama hâlâ ısrarla bundan bahsetmenin ne anlamı var? Üstelik de bunca yıl sonra. Bu arı kovanına çomak sokmaktan farksız."

"Yavrum, sen bu konuda böyle hissediyor olabilirsin. Ama biliyorsun işte, buradakilerin konuşacak o kadar az şeyleri var ki, ben de onların geçmiş skandalları deşmek eğilimine gireceklerinden korkmuyor değilim. Bu arada bunun seni neden bu kadar rahatsız ettiğini de bilmek isterdim."

Clarice Vane dudağını ısırdı ve kızardı. Merak uyandıracak kadar boğuk, gizemli bir sesle, "Onlar” dedi. "O kadar mutlu görünüyorlar ki. Laxtonlar’ı kastediyorum. Gençler ve birbirlerine âşıklar, her şey onlar için pespembe. Onların, imalı sözcükler, dedikodular, kinayeler ve genel anlamda basit davranışlarla bu mutluluklarının bozulacağı düşüncesinden bile nefret ediyorum."

"Hımm. Anlıyorum."

Clarice ekledi. "Biraz önce onunla konuştum. O kadar mutlu, neşeli ve coşku dolu ki... evet, hatta kalbinin sahibini bulmuş olmaktan ve Kingsdean’i yeniden yaptırmış olmaktan dolayı heyecan içinde... Aynen küçük bir çocuk gibi seviniyor. Karısına gelince... onun yaşamında şimdiye dek kötü giden bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Her zaman istediği her şeye sahip olmuş. Onu gördün. Hakkında ne düşünüyorsun?"

Doktor hemen cevap vermedi. Başka insanlar için Louise Laxton gıptayla bakılacak bir insan olabilirdi. Servetin şımarttığı biri. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş biri. Ama kıza bakmak ona yalnızca yıllar önce duyduğu popüler bir şarkıyı anımsatmıştı.